İki Yıldönümü Arasında: Felsefenin Dünyayı Değiştirdiği Zamanları Hatırlamak

1 Şubat 2024 / İki Yıldönümü Arasında: Felsefenin Dünyayı Değiştirdiği Zamanları Hatırlamak için yorumlar kapalı

Blog

Yazar: Gökhan Savaş

2024 yılının 21 Ocak’ı Lenin’in ölümünün 100. yıldönümü ve 22 Nisan’ı Kant’ın doğumunun 300. yıldönümü olması vesilesiyle; felsefenin, bir zamanlar dünyayı değiştirme yönündeki hamlelerin kaynağında nasıl yer aldığını bir kez daha hatırlamamız gerekiyor. 1724’ten 1924’e kadar dünya, filozofların düşünsel verimliliğinden ve onların fikirleriyle dünyayı fiilen değiştirmek amacıyla harekete geçenlerin coşkusundan oldukça etkilendi. Bu yazıda öncelikle, felsefe tarihinde derin kırılma yaratmış filozofun, birey, toplum ve gelecek açısından üç önemli kavramını masaya yatırıp; daha sonra, bu kavramlardan etkilenenlerin devrimlerle dünya tarihinde yarattığı kırılmaya işaret edeceğim.

Dünya tarihi çeşitli konu başlıkları altında farklı çağlara ayırmaya çalışıldığında; bu ayrımlar, çizgisel ilerleyen bir hattın kırılarak geri dönüşü olmayan yeni bir hat oluşturması dolayısıyla, belirli bir kişinin, olayın veya fikrin odağında belirlenebilir. Felsefe tarihinin başlangıç aşamasında Platon ve Aristoteles’in yarattığı güçlü etki, 18. yüzyıla gelindiğinde, Batı Avrupa toplumunun içinde yaşadığı koşullarda, önceki istikametin değiştirilmesine yönelik düşünsel bir baskıyı meydana getirdi. Bu baskı, insanın kendisine, karşısında beliren çevreye, onun içerisinden inşa ettiği dünyaya, o dünyada beraber yaşadığı insanlara ve o insanlarla adım atacağı geleceğe yönelik yeni bir çerçeve belirleyecek filozof olarak Immanuel Kant’ı ortaya çıkarttı. Kant’ın bu büyük kırılmayı yaratabilmiş olmasının arkasında yatan güç, teorik felsefesinde yeni bir ontoloji ve epistemoloji inşa etmesinin yanında –hatta ondan da öte– pratik felsefesinde yeni bir ahlakı, estetiği, dini, siyaseti, hukuku ve geleceğe dönük umudu temellendirebilmesinden kaynaklanıyordu.

Bu yazı özelinde, Kant’ın ne geçmişte yorumlaması tüketilmiş ne de gelecekte felsefeye ilham verme vasfını kaybedecek düşünsel mirasının üç veçhesini temsil eden üç kavramın, kendisinden sonraki filozoflar ve devrimciler üzerindeki etkilerini değerlendireceğim. Bunlardan birinci, transandantal felsefenin ‘ben’ veçhesi olarak Aydınlanma kavramı; ikincisi, ‘biz’ veçhesi olarak Cumhuriyet kavramı; sonuncusu ise, ‘o’ veçhesi olarak Barış kavramı olacak. Böylece insanın bireyselliğine, toplumsallığına ve beraberce geleceğe yönelik umuduna ilişkin Kant’ın ardıllarını doğrudan etkileyen bu üç kavramın felsefe tarihine sağlam bir biçimde nasıl yerleştiği ve halefi filozofların özgün katkılarıyla bu düşüncelerin tarih yapanları nasıl etkilediği üzerinde duracağım.

Kant 1784’te, Aydınlanma Nedir Sorusunun Cevabı başlığını taşıyan, o dönem hararetle tartışılmaya başlanan kavrama kendisinin nasıl yaklaştığını ve o kavramın çağı için nasıl bir öneme sahip olduğunu belirten bir makale kaleme alır. Aslında bu ünlü soruya vereceği cevabın anahatlarını 1781’de yayınladığı Saf Aklın Eleştirisi eserinde çizmiştir. Kendisinden önce aydınlanma kavramı, dini inançlarla bağlantılı biçimde daima hayalgücü üzerinden ele alınarak aydınlanmışlık üzerinden betimlenirken; Saf Aklın Eleştirisi’nde detaylıca ortaya koyduğu bakışla aydınlanma, insanın düşünme yetisini kullanarak kendi başına ulaşacağı bir bilebilme hali olarak tanımlanır. Dinlerin insanlık tarihindeki dönüştürücü etkileri, kurucu isimlerin daha iyi bir dünya hayal edebilmeye cesaret göstermeleri bağlamında tasvir edilmesine karşın; modern dönemin aydınlanmış insanları, daha iyi bir dünya düşünebilmeye yönelik cesaretleriyle, düşüncelerinin fiiliyata geçip, eleştirilerle sağlamlaşmasının önünü açar. Kant’ın işaret ettiği bu aydınlanma, düşünme yetisini başkasına bağımlı olmadan kullanabilen ve bunun sonucunda eylemlerindeki tüm sorumluluğu alan insana yeni bir ışık tutar. Böylece aydınlanma yolunda ilerleyen insan, hem eylemleri üzerinde düşünen yasayıcı hem de başka insanlarla beraber paylaştığı hayatı daha iyiye ulaştırmak için düşündüklerini eylemleriyle ifade eden yaratıcı bir faildir. Saf Aklın Eleştirisi, özne ve nesnenin tesis edilişini açıklayarak, bilme faaliyetinin epistemolojik sınırlarını belirlerken; bu eserle, sonraki eserlerinde ele alacağı ahlak ve hukuka dair meseleleri de hangi zemin üzerine inşa edeceğine örtülü bir biçimde işaret etmiş olur.

Kant’ın felsefe tarihinde ‘ben’in içselliğinin tesisine ilişkin güçlü savları, zihinsel yetilerin işlevi ve sınırlarına dair geniş bir perspektif sunarken; ‘ben’in dışsallığına dair de ahlakı temellendirmesiyle, bireyi tamamıyla kuşatmış olur. Teorik felsefesiyle ortaya koyduğu temellerin, pratik felsefesiyle bütünlük arz etmesinin yanı sıra, başka insanlarla kurulacak irtibatın siyasi ve hukuki tarafını da eksik bırakmak istemez. Kendi kararlarını kendi zihinsel süreçleri sonucunda veren bu insanın, başka insanlarla birlikteliği, bir araya gelenlerin hiçbirinin dışlanmadığı ve karar verme sürecine eşit şekilde müdahil olabileceği bir sistem olarak cumhuriyeti öne çıkarır. Fransız İhtilali’nin monarşiye son verip cumhuriyeti ilan etmesi ve sonrasında yaşanan süreçler, Avrupalı filozofların monarşi karşıtlığı dolayısıyla, cumhuriyet kavramına yaklaşmasını sağlamışsa dahi; Kant’ın ideal yönetim sistemi olarak cumhuriyeti belirlemesi, teorik ve pratik açıdan ele aldığı ‘ben’in, başka ‘ben’lerle ‘biz’ olarak beraber yaşayabilmesi için zorunlu bir çıkarımdır. ‘Ben’in hem düşünmede hem de eylemede yasalılık üzerinden ele alınmasının bir sonucu olarak; ‘ben’in zamanın anlarında ‘ben’ olarak kalmasına benzer şekilde, ‘biz’in tarih içerisinde ‘biz’ olarak devam edebilmesi, cumhuriyetçi bir anayasanın zorunluluğunu dayatır. Bunun sonucunda, Kant’ın aydınlanma kavramını dinler tarihinden felsefe tarihine taşıyarak, onu yeniden tanımlayıp felsefenin başat kavramı haline getirmesinin yanında; cumhuriyet ve anayasa kavramlarını da siyaset tarihinden alıp, onları felsefi kavramlar olarak yeniden üzerine düşünmeye çağırır.

Dinlerin insanın ölümden sonra ödüllendirilmesi veya cezalandırılması ya da farklı gelecek tahayyülleri bir yana bırakılırsa, felsefe tarihinde insanın yeryüzündeki istikbaline ilişkin en derli toplu istikameti ilk olarak Kant’ın çizdiği söylenebilir. İnsanın kendi aydınlanma yolunda ilerlerken, başka insanlarla müşterek bir hayat organize edebilmeye çalışmasının yanında, tüm bu yapıp edilenlerin nereye varacağı sorusu kendisini göstermeye başlar. Sıfırdan itinayla temellerini attığı sistemini inşa ederken, bu yükselişin nereye varacağı sorusu, Kant’ın bütüne dair cevaplandırması gereken bir problem olarak karşısına çıkar. Transandantal felsefenin bir bütün olarak ele alınması gerektiği için, Kant’ın bu probleme bulduğu çözüm de sistemin kaynağından başlayarak rotasını çizer. Sağlıklı ergin bir insanın zihinsel yetileri, doğru bir biçimde yargıda bulunabilmesini ve ödevden kaynaklı eylemlerini tatbik edebilmesini sağlıyorsa, ‘ben’in bir bütünlük arz ettiğinden bahsedilebilir. ‘Biz’in üyelerinin ortak rızasıyla kurulan cumhuriyetin, anayasası ve yasalarının işleyişi sorunsuz sürdürülebiliyorsa ‘biz’in bütünlüğünden söz edilebilir. Bu noktada, ‘ben’ ile ‘biz’i kuşatıp birleştirecek bir ‘o’ ideali çıkarımının yapılması zorunlu hale gelir. İnsan özgürlüğünün, doğayla uyum içerisinde bir araya gelebileceği ve gelecekte tüm insanları kapsayan bir ufuk olarak belirebilecek ‘o’ hedef, barış kavramını nihai gaye olarak insanlığın önüne koyar. Dinler açısından da kutsal bir varış noktası olarak ifade edilen “barış yurdu” projeksiyonu; artık eski tanımlarından kurtularak, transandantal felsefenin sınırlarını çizdiği insanın, yeryüzünde düşünce ve eylemlerinin doğrudan bir sonucu olarak umut edebileceği, başarılabilir somut bir amaç olarak ufukta görünür. İçinde yaşanan çağın şimdisinde mümkün olmadığı düşünülse bile, insanın potansiyeli ve fiilinin gelecekte umut edilen barışı gerçekleştireceğini eserleriyle gerekçelendirmesi, Kant fikriyatının halefleri açısından yeni bir kök kabul edilmesinde büyük rol oynar.

Kant’ın istikametini oluşturduğu anahat, kendisinden sonrakilerin düşüncelerinin şekillenmesinde büyük bir etki yaratır. Transandantal felsefenin ‘ben’, ‘biz’ ve ‘o’ boyutuna dair seçilen aydınlanma, cumhuriyet ve barış kavramlarının, başka filozoflarca ele alınması ve onların Kant güzergahında açtıkları yeni arterler, felsefe tarihinde –bu üç boyuta dair– bakış açılarının ve kavram haritasının daha da zenginleşmesini sağlar. Kant’ın ardından ilerleyen bu süreci kısaca belirtmek gerekirse; öncelikle ‘ben’e ilişkin Kant’ın geliştirdiği yaklaşımın Fichte tarafından yeniden ele alınıp, düşünsel köklerine sadık kalarak farklı bir biçimde yorumlanması, kaynağını Kant’ta bulan aydınlanma kavramına da yenilikler getirir. Fichte’nin transandantal felsefenin merkezinde yer alan ‘ben’i farklı yorumlaması; şeylere, yaşama ve beraberliğe ilişkin konstelasyonda yeni filizlenmelerin ortaya çıkmasını sağlar. Devamında Hegel’in bu gövdeden yeni dallar meydana getirecek ‘biz’in özgürlüğüne ve beraber yaşamına ilişkin yaptığı katkılar, felsefeyi yalnızca ‘ben’e dair epistemolojik ve etik bir faaliyet olarak ele almayıp; ‘ben’in ötesinde, ‘biz’in meydana getirilebilmesine daha somut gelişim evreleri ekler. Kant’ın nihai gayesi olarak gördüğü, uğruna emek verilerek gerçekleşmesi temenni edilen tüm insanların barış içerisinde yaşama ülküsü, ‘o’nun bir başka yorumu olarak, imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir yeryüzü hedefiyle Marx tarafından yeniden canlandırılır. Dünya değiştikçe filozofların içinde yaşadığı dünyayı tekrar tekrar ele alıp, yeni çözümlemeler getirmesinin asla durmadığı bu süreç, düşünmede olduğu kadar uygulamada da kendisini ispatlamak için hazırlıklarına başlar.

Filozofların düşüncelerinin, tarihte eşi görülmemiş bir biçimde, tarih yapanların vizyonunu belirlediği ve zamanı geldiğinde felsefi fikirlerin dünyayı değiştirebilmede ne denli güçlü olduğunu gösteren ilk ve en önemli olay Lenin’in sürükleyiciliğinde gerçekleşen devrimdir. Dünyanın içinde bulunduğu koşullardan rahatsız olarak, koşulların ancak koşulsuzdan hareketle ortaya çıkartılacak bir hamleyle yeniden oluşturulabileceğini düşünen ve eyleyen bir grup insan; devrimin gerçekleşip kendi koşullarını oluşturmaya başladığı süreçte, en çok felsefeden, özellikle de Kant’ın açtığı yeni hattın oluşturduğu bu kavramlardan etkilenerek onları hayata geçirmeye çalıştı. İnsanın dünyada haysiyet sahibi bir canlı olabilme ve tüm yaşamını böyle sürdürebilme yolunun aydınlanmayı zorunlu kılması dolayısıyla, öncelikle eğitime ve bu eğitimi sürekli kılacak bir sosyal çevrenin inşa edilmesine önem verdiler. Haysiyet sahibi insanların her birinin kendi şimdileri ve gelecekleri üzerinde karar verebilmelerinin yalnızca meclisler aracılığıyla olabileceğini, bu yönetimlerin ortak iradelerinin de ancak cumhuriyetler biçiminde bir arada tutulabileceğini idrak ederek, bunları süratle hayata geçirdiler. Bununla birlikte insan, aydınlanma yolunda ilerlese ve bu yolda beraber yürüdüğü insanlarla yaşamına dair müşterek karar verebilme iradesini ortaya koysa dahi; dünyanın tüm insanları ortak idealde bir araya gelip, barışı yeryüzünde hakim kılmaya çabalamazsa, istikbalin tehlikeye gireceğinin farkına vardılar. Ancak yeryüzündeki tüm insanları içine katacak dünya devrimleri çağını –maalesef– başlatamayıp, bunu kendilerinden sonrakilere vazgeçilemez bir ödev olarak bıraktılar. Bu nedenle görülmektedir ki; felsefenin yaşama dönüşmesinde, Kant’tan Marx’a kadar ilerleyen güzergahta, kavramların yeni zaman ve mekanlarda, yeniden özgün bir biçimde yorumlanmasında filozofların dünyaya yaptıkları katkılar kadar, dünyayı eylemleriyle değiştirme azmi ve kararlığında olanların katkıları da o denli büyük olmuştur.

Bir düşünce ve eylem adamı olarak Lenin’in, kendi zamanına ve mekanına yaptığı olağanüstü katkılar dünya açısından takdire şayandır. Ayrıca Kant’ın üzerinde durduğumuz bu üç kavramını yorumlayıp, ülkesinin şartları dahilinde kendine has bir üslupla icra edebilme cesareti de çok değerlidir. Bununla birlikte, felsefenin yüzyıllar içinde oluşturduğu bu kavramlar, ne mutlu ki, içinde yaşadığımız topraklarda şahit olduğumuz devrimle de temellük edildi. Böylece, savaşlarla sürekli saldırı altında kalan bu toplumun insanlarının, haysiyetlerini koruma amacıyla ortaya koyduğu direnişin başarı kazanması ardından –filozofların yüzyıllar boyunca işlediği kavramlara ihtiyaç hasıl olunca– kurulmakta olan yeni rejim, çağının çağrısına kendi özgün cevabını vermiş oldu. Nihayet ateşi yakılan aydınlanmanın, aydınlanma yolunda ortaklaşan vatandaş iradesiyle koyulan yasaların hüküm sürdüğü cumhuriyetin ve hem yurtta hem de dünyada barışın, yüz sene sürecek mücadelesi başlamış oldu. Bunun sonucunda, her çağda dünyanın her yerinde üzerine düşünülüp yeniden yorumlanacak ve yenileriyle zenginleştirilecek felsefi kavramların dönüştürücü gücüne, kendi topraklarımızda da tanıklık etmiş olduk. Ayrıca burada kavramları yaratanlar ve yorumlarıyla geliştirenler kadar, bu kavramların hayata geçmesine büyük bir emekle önderlik edenler de daima hatırlanacaktır.

Kant’ın 1724’teki doğumundan Lenin’in 1924’teki ölümüne kadar, felsefi düşüncelerin politikalara bu denli etki ederek, hızlı ve keskin sonuçlar doğurduğu böylesi bir sürecin tarihte nadiren sahnelenebileceğini söyleyebiliriz. 1924’ten sonra dünya, felsefenin git gide gücünün azaldığı, onun gücü azaldıkça dünyanın daha da kötüye gittiğine dair kanıların arttığı bir yer haline geldi. Oysa Kant’tan ilhamını alan tüm düşüncelerin ortak kökünün, istikbalde dünyanın daha iyi bir yer olacağı umudunu taşıması nedeniyle, insanların bu yöndeki çabasını arttırması gerekirdi. Felsefenin ve dolayısıyla filozofların dünyayı değiştirme gücünün tükendiği zannı artıyor olsa bile; bu umumi manzara, filozofların dünyanın geleceği açısından, çağrıya cevap verebilecek güçlü fikirler geliştirmesine engel teşkil etmez. Çünkü şu an içinde yaşadığımız dünya, buhranını aşmada kendisini değiştirecek fikirleri beklemektedir. Yakın geçmişe baktığımızda, filozofların ve eylem insanlarının dünyayı bir barış yurdu haline getirme yönünde insanlığa kazandırdıkları ortadadır. Filozofların dünyanın değişmesine fikirleriyle yaptıkları katkılar, dünyanın neresinde olurlarsa olsun, tüm felsefecilerin yolunu aydınlatmaktadır. Bu vesileyle, felsefecilerin idrak etmekte olduğu bu iki yıldönümünü tebrik ediyor; yeryüzündeki tüm insanlar için aydınlanmanın, beraberliğin ve barışın tesis edilebileceğine dair umuda katkı verebilmelerini temenni ediyorum.