Yazar: Elçin Esin Kaygın
Bir an için konuşmayı bıraktığımızı düşünelim. Kelimelerin çekildiği, cümlelerin dağıldığı, adların sustuğu bir an… Dünya hâlâ orada mıdır? Yoksa “dünya” dediğimiz şey, ancak belirli bir anlam düzeni içinde mi ortaya çıkar? Bir nesneyi “ağaç” olarak adlandırmadan önce, onu zaten bir birlik altında toplamış olmaz mıyız? Bir olayı “neden” ile açıklamadan önce, onu zaten belirli bir ilişki içinde kurmuş olmaz mıyız?
Daha da ileri gidelim: Bir şeyi “bir şey” olarak deneyimlemek — onu bir nesne, bir olay, bir durum olarak kavramak — zaten belirli bir düzenleme, bir seçme ve bir birleştirme işlemi gerektirmez mi? Belki de konuşma, sandığımız gibi başlangıç değil — sonuçtur. Belki de dil, düşüncenin ardından gelen bir gölge değil; düşüncenin kendisinin görünürleşmesidir. Ve bu durumda asıl soru değişir: Konuşmayı mümkün kılan şey nedir?
Bu yazı, söz konusu soruyu doğrudan sormamış olan Immanuel Kant’tan hareketle, dilin transandantal koşullarını düşünmeyi amaçlamaktadır. Bunu yaparken iki şeyi ayırt ederek ilerleyecektir: Kant’ın açık iddiaları ve bu iddiaların sistematik bir genişletilmesi olarak ortaya çıkan özgün tez. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi genellikle bilgi teorisinin ya da metafiziğin kurucu metni olarak okunur. Ancak metin dikkatle incelendiğinde bir şey dikkat çeker: Kant sürekli “yargı”dan söz eder. Düşünmenin temel birimi olarak “kavramı” değil, “yargıyı” merkeze koyar. Kategorileri mantıksal yargı formlarından türetir. Bilincin birliğini bile bir tür sentetik bağlama etkinliği olarak açıklar.
I. Kant’ın Açık Zemini: Yargı ve Deneyimin Kuruluşu
Kant’ın eleştirel projesi, yalnızca bilginin sınırlarını çizmek değil; daha temelde, onun nasıl mümkün olduğunu göstermektir. Bu nedenle onun yöntemi betimleyici değil, kurucudur: Deneyimi verilmiş kabul etmez; onun koşullarını araştırır. Bu bağlamda Kant’ın en güçlü iddialarından biri şudur: Deneyim, kendiliğinden verilmiş bir bütün değil; belirli a priori sentezler aracılığıyla kurulan bir birliktir. Söz konusu kuruluşun merkezi ise yargıdır (Urteil).
1. Düşünce Neden “Önermesel”dir?
Kant’a göre düşünmek, temsilleri bir yargı içinde birleştirmektir. Yargı, çokluğun bir birlik altında toplanmasıdır. Bu birlik, deneyimden türetilmez; deneyimi mümkün kılar. Burada kritik olan nokta, “birlik” fikridir. Çünkü deneyim bize yalnızca dağınık veriler sunar. Bu verilerin “bir nesneye ait” olması, onların belirli bir yargı yapısı içinde toplanmasına bağlıdır. Bir örnek üzerinden düşünelim: “Bu masa”, “kahverengi”, “ağır” gibi kavramlar tek başına hiçbir şey söylemez. Yalnızca izole temsiller olarak kalırlar. Ancak “Bu masa kahverengidir” dediğimizde, anlamlı bir düşünce ortaya çıkar. Demek ki düşünce atomik değil, önermeseldir. Zihnin temel etkinliği, temsilleri birleştirmek ve onları bir yargı formu içinde bağlamaktır.
Bu vurgu son derece kritiktir. Çünkü düşünce, baştan itibaren mantıksal ya da dilsel bir yapıya sahiptir. Deneyim ham bir veri yığını değil, zaten belirli bir yargı yapısında örgütlenmiş bir içeriktir. Dünya ile ilişkimizi mümkün kılan şey, bir tür “mantıksal gramer”dir. Bu noktada dil felsefesiyle ilk ve en önemli kesişim ortaya çıkar. Gottlob Frege, yaklaşık yüz yıl sonra, düşünce biriminin “cümle” olduğunu savunacaktır. Kavramlar ancak cümle içinde anlamlı bir rol edinir; tek başına anlam taşımaz. Kant ile Frege arasındaki bu paralel tesadüf değildir. İkisi de düşünceyi “atom”den değil, “yapı”dan hareketle tanımlar. Her ikisi de anlamın taşıyıcısının izole kavram değil, yargısal birlik olduğunda ısrar eder.
2. Kategoriler: Nesnelerin Parçaları mı, Anlamın Koşulları mı?
Kant’ın kategorileri çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki dünyaya dışarıdan eklenen metafizik özelliklermiş gibi yorumlanır. Oysa Kant’ın iddiası daha inceliklidir: kategoriler nesnelerin ontolojik parçaları değil, deneyimi anlamlı kılan yapısal koşullardır. Bu nedenle kategoriler, nesnelerin özellikleri değildir; zihnin öznel alışkanlıkları da değildir. Aksine deneyimin nesnel geçerliliğinin koşulu ve nesnelerin bizim için nesne olmasının koşullarıdır.
Nedensellik kategorisini düşünelim. Kant’a göre “A, B’ye neden oldu” demek yalnızca iki olayı art arda gözlemlemek değildir. Bu ilişkiyi “olay” olarak kurabilmemiz için zaten nedensellik kavramına sahip olmamız iktiza eder. Nedensellik olmaksızın “olay”, “etki” ya da “süreç” gibi kavramların belirli bir anlam kazanamaması gibi, kategoriler olmaksızın da anlamlı bir deneyimin kurulması mümkün değildir. Benzer şekilde, dilbilgisel kurallar olmaksızın anlamlı bir cümle kurmak da mümkün değildir. Bu paralellik, nesne anlayışında kategoriler ve şemaların oynadığı role benzer biçimde, dilsel düzeyde de bir tür “şematik yapı”nın varsayılmasını gerekli kılar. Bu durum, “transandantal gramer” olarak adlandırılabilecek bir düzlemin—yani dilin yalnızca ampirik değil, a priori koşullarının—düşünülmesini zorunlu kılar.
3. Transandantal Birlik ve “Anlam Verme” Etkinliği
Kant’ın “transandantal apersepsiyonun birliği” dediği kavram da aynı çizgide yorumlanabilir. “Ben düşünüyorum” ifadesi, her temsile eşlik edebilmelidir. Bu yalnızca psikolojik bir özbilinç değil, temsilleri tek bir bilinçte birleştiren yapısal bir ilkedir. Bu birlik olmadan temsiller dağınık kalır ve “bir şey hakkında” olmaz — yani anlam kazanamaz. Anlam burada pasif bir yansıma olarak değil, aktif bir sentez olarak ortaya çıkar. Zihin verili olanı yalnızca kaydetmez; onu birleştirir, düzenler, yargı formuna sokar. Ve tam bu noktada Kant’ın projesi, modern anlam teorilerine beklenmedik biçimde yaklaşır. Ludwig Wittgenstein, yüzyıllar sonra, anlamın “şeylere yapışan bir etiket” olmadığını, aksine kullanım içinde ortaya çıkan bir etkinlik olduğunu öne sürecektir. Kant’ta da anlam, hazır verilmiş bir temsil değil; sentetik inşa edilen bir şeydir. Bu yakınlık, her iki düşünürün de ana yöntemsel farklarına karşın, anlamın yapısal koşullarını sormalarının ortak bir zemini olduğuna işaret eder.
II. Sessiz Bir İmâ: Yargının Dilsel Ufku
Bu minvalde, Kant’ın sisteminde dikkat çekici bir sınırlılık ortaya çıkar: Dil, doğrudan ve sistematik bir problem olarak tematize edilmez. Ne var ki bu eksiklik, basit bir ihmalden ziyade, Kant’ın yargı teorisinin içinden doğan yapısal bir gerilime işaret eder. Zira Kant’a göre yargı, düşünmenin temel formudur; düşünmek, temsilleri bir yargı içinde birleştirmektir. Buna karşılık yargılar, fiilen dilde ifade edilir ve ancak bu ifade içinde görünürlük kazanır. Bu nedenle dil ile düşünme arasındaki ilişki, dışsal ya da sonradan eklenen bir bağ olarak kavranamaz. Aksine, eğer düşünmenin kendisi yargısal bir yapı ise ve bu yapı dilde tezahür ediyorsa, dil ile yargı arasında daha derin, yapısal bir karşılıklılığın bulunduğu kabul edilmelidir. Bu durum şu soruyu kaçınılmaz kılar: Yargının mantıksal formu ile dilin sentaktik yapısı arasında zorunlu bir ilişki var mıdır?
Kant bu soruyu açıkça formüle etmez; dolayısıyla onun sisteminde tam anlamıyla geliştirilmiş bir dil teorisinden söz etmek mümkün değildir. Bununla birlikte, “yargı = düşünme” tezi, dilin bu yapının dışında konumlandırılamayacağını güçlü biçimde ima eder. Bu nedenle burada söz konusu olan şey, basit bir eksiklikten ziyade, henüz tematize edilmemiş bir imkân alanıdır. Kant’ın sistemi, dili doğrudan konu edinmez; ancak yargının transandantal işlevini merkeze alarak, dilin de bu işlevle ilişkili olarak yeniden düşünülmesini mümkün kılan bir zemin açar. Bu çalışmanın özgün iddiası tam da bu noktada belirir: Dil, yalnızca düşüncenin dışsal bir ifade aracı değil; yargının transandantal yapısına dayanan ve onunla işleyen kurucu bir düzlemdir. Bu iddia Kant’a doğrudan atfedilemez; ancak onun eleştirel projesinin içkin imkânlarının sistematik bir genişletilmesi olarak temellendirilebilir.
1. Anlam: Temsil mi, Yargısal Birlik mi?
Modern dil teorilerinde anlam çoğu zaman temsil kavramı üzerinden açıklanır: Bir sözcüğün bir nesneyi, bir önermenin ise bir durumu temsil ettiği varsayılır. Ancak bu yaklaşım, daha temel bir soruyu askıda bırakır: Temsil edilen şey, nasıl “temsil edilebilir” bir belirlenim kazanır? Başka bir deyişle, temsilin kendisini mümkün kılan koşullar nelerdir? Immanuel Kant’ın yargı teorisi bu noktada belirleyici bir imkân sunar. Kant’a göre anlam, izole temsillerin bir özelliği değildir; aksine temsillerin bir birlik altında toplanmasıyla, yani yargı formu içinde kurulmasıyla ortaya çıkar. Bu nedenle tekil sözcükler ya da kavramlar, kendi başlarına anlam taşıyan birimler olarak değil, ancak bir yargı içinde işlev kazanan unsurlar olarak anlaşılmalıdır. Örneğin “ağaç” gibi bir temsil, ancak “bu bir ağaçtır” yargısı içinde belirli bir nesnel gönderim ve kimlik kazanır. Bu bağlamda temsil, anlamın kurucu ilkesi değil, yargısal birliğin içinde işlev kazanan türevsel bir moment olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla bu çalışmanın savunduğu üzere, anlamın asıl taşıyıcısı sözcük değil—yargıdır.
2. Sentaksın Transandantal Temeli
Dilbilgisel yapılar (özne–yüklem ilişkisi, yüklemin işlevi, bağlaçlar ve kipler) çoğu zaman tarihsel gelişim, kullanım alışkanlıkları ya da toplumsal uzlaşılar temelinde açıklanır. Ne var ki bu tür açıklamalar, dilin neden belirli yapısal formlar altında işlediğini, yani sentaktik düzenin zorunluluğunu temellendirmekte yetersiz kalır. Buna karşılık bu çalışmada ileri sürülen iddia şudur: Sentaks, Kant’ın yargı teorisinde ortaya konulan mantıksal formların dilsel düzlemdeki görünümüdür. Bu bağlamda özne–yüklem yapısı, temsillerin bir birlik altında toplanmasını ifade eden yargısal bağın dildeki karşılığı olarak anlaşılmalıdır; bağlaçlar ve kipler ise yargının farklı mantıksal işlevlerinin (koşulluluk, olumsuzlama, olanaklılık vb.) dilsel taşıyıcılarıdır.
Bu yaklaşım, dilin yapısının keyfi ya da yalnızca uzlaşımsal olmadığını; aksine anlamlı yargı kurulumunun zorunlu koşullarına bağlı olarak işlediğini ortaya koyar. Dolayısıyla sentaktik düzen, empirik bir alışkanlıklar bütünü değil, transandantal olarak temellenmiş bir yapıdır. Bu durum, dil ile zihin arasında yalnızca bir uyum ya da korelasyon değil, daha güçlü bir biçimde yapısal bir karşılıklılık bulunduğunu ima eder. Başka bir ifadeyle dil, düşüncenin sonradan ifade edildiği bir araç değil; yargısal yapıların görünürlük kazandığı kurucu bir düzlemdir. Bu nedenle dil, yalnızca bir iletişim sistemi olarak değil, transandantal bir yapılaşmanın fenomenal düzeydeki tezahürü olarak anlaşılmalıdır.
3. Dil, Dünyanın Anlamlı Olmasını Mümkün Kılar
Bu yaklaşımın en radikal sonucu, dil ile dünya arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesini gerektirir. Eğer anlam, yargısal birlik içinde kuruluyorsa ve dil bu birliğin zorunlu görünüm alanını oluşturuyorsa, o halde dil, yalnızca önceden verilmiş bir dünyayı betimleyen ya da temsil eden bir sistem olarak kavranamaz. Aksine dil, dünyanın “anlamlı bir dünya” olarak ortaya çıkmasının koşullarından biri olarak düşünülmelidir.
Bu noktada dikkatle vurgulanması gereken husus şudur: Burada savunulan tez, dilin dünyayı ontolojik olarak “yarattığı” yönünde bir idealizm değildir. İddia, daha sınırlı ama daha temellidir: Dünya, bizim için ancak belirli yargısal ve dolayısıyla dilsel yapılar içinde belirlenebilir ve anlam kazanabilir. Bu nedenle dil, ampirik bir göstergeler sistemi olmanın ötesinde, temsillerin nesnel bir birlik altında toplanmasını mümkün kılan yapısal bir düzlemi ifade eder. Dolayısıyla dil yalnızca iletişim kurmaz, yalnızca adlandırmaz — aynı zamanda kurar. Bu anlamda dil, dünyayı temsil etmez; dünyayı “bizim için anlamlı bir dünya” olarak kuran transandantal koşulların fenomenal görünümüdür.
III. Ontolojik Sonuç: Varlığın Dilsel Ufku
Transandantal çerçevede geliştirilen bu yaklaşımın en belirleyici sonucu ontoloji alanında ortaya çıkar. Eğer anlam, yargının bir fonksiyonu olarak ve yargı da a priori formlar aracılığıyla kuruluyorsa, “varlık” hakkında dile getirilen her iddia, zaten belirli anlam koşulları içinde mümkün hale gelmektedir. Bu durum, klasik ontolojik öncelik ilişkisini kökten dönüştürür: Artık dilin, önceden verilmiş bir varlık alanını temsil ettiği varsayımı yerine, varlığın ancak belirli yargısal ve dolayısıyla dilsel yapılar içinde “bizim için varlık” olarak belirdiği kabul edilmelidir. Ne var ki bu sonuç, kolayca anti-realist bir konuma indirgenmemelidir. Burada savunulan tez, dünyanın varlığını inkâr etmek değil, onun erişilebilirliğinin ve anlamlılığının koşullarını açığa çıkarmaktır. Bu bakımdan söz konusu yaklaşım, naif realizmi reddederken radikal anti-realizme de düşmez; daha ziyade, Immanuel Kant’ın eleştirel projesiyle uyumlu bir biçimde, “transandantal” bir realizm biçimi önerir.
Bu çerçevede “dünya dil öncesi değildir” ifadesi, ontolojik bir yokluk iddiası değil, fenomenal dünyanın ancak anlam koşulları altında belirlenebilir olduğu yönünde epistemik bir tespittir. Kant’ın “kendinde şey” (Alm. Ding an sich) kavramı da bu noktada kritik bir rol oynar: Kendinde şey, deneyimin ve dolayısıyla yargının dışında kaldığı için, dilsel olarak belirlenebilir ya da anlamlı biçimde ifade edilebilir değildir; bu nedenle o, ne dilsel olarak kurulabilir ne de ontolojik olarak doğrudan bilinebilir. Böylece bir yandan fenomenal dünyanın dilsel-yargısal koşullara bağımlılığı kabul edilirken, diğer yandan bu bağımlılığın mutlak bir idealizme dönüşmesi, kendinde şey kavramı aracılığıyla sınırlandırılır. Sonuç olarak dil (ya da daha temelde yargı), ontolojinin yerine geçen bir ilke değil; ontolojinin bizim için mümkün olmasının koşuludur: Dünya, dil tarafından yaratılmaz, ancak dilsel-yargısal yapı içinde anlamlı bir dünya olarak ortaya çıkar.
IV. Yapay Zekâ ve Anlamın Sınırları
Bu okumanın günümüzdeki önemi en çarpıcı biçimde yapay zekâ tartışmalarında açığa çıkar. Bugün büyük dil modelleri (LLM’ler), milyarlarca sözcükten oluşan devasa veri kümeleri üzerinde eğitilerek son derece tutarlı, hatta çoğu zaman “anlamlı” görünen metinler üretmektedir. Bu durum kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir:
Bu sistemler gerçekten anlıyor mu? Soruyu Immanuel Kant’ın çerçevesinde yeniden formüle ettiğimizde, tartışmanın yönü köklü biçimde değişir. Çünkü Kant açısından anlam, yalnızca işaretlerin birbirine eklemlenmesi ya da sembollerin düzenli biçimde manipüle edilmesi değildir. Anlam, ancak bir yargı içinde kurulan birlik, bir sentez etkinliği ve bu sentezi mümkün kılan yapısal koşullar aracılığıyla ortaya çıkar.
Bu noktada belirleyici ayrım şudur: Bir sistemin dilsel örüntüleri başarıyla üretmesi, onun anlam kurduğu anlamına gelmez. Kelimeler arasındaki istatistiksel ilişkiler ne kadar karmaşık ve başarılı biçimde öğrenilmiş olursa olsun, bu süreç tek başına anlamlılık üretmez. Çünkü anlamlılık, yalnızca ardışıklık ya da olasılık değil; temsillerin bir birlik altında toplanmasını, yani yargısal bir yapı içinde düzenlenmesini gerektirir. Bu nedenle mesele, yapay zekânın “dil üretip üretemediği” değil, daha temelde anlamın ne olduğu sorusudur. Bu noktada Kant’ın açtığı transandantal çerçeve yeniden belirleyici hale gelir. Bu çerçeve bize şunu hatırlatır: Anlam, dışarıdan alınan bir veri değil; belirli koşullar altında kurulan bir yapıdır. Başka bir deyişle, anlam verilmiş değildir—inşa edilir. Ancak bu inşa, rastlantısal değil; belirli zorunlu koşullara bağlıdır. Dolayısıyla yapay zekâ tartışmaları, teknolojik bir sorudan çok daha fazlasını içerir: Onlar, bizi yeniden ve belki de ilk kez ciddiyetle şu soruyla yüzleştirir:
Anlamak ne demektir?
Nitekim Kant’a göre anlam, yalnızca sembol manipülasyonundan ibaret değildir. Anlam, yargı, sentez ve birlik olmadan kurulamaz. Bir model, kelimeler arasındaki istatistiksel ilişkileri ne kadar iyi öğrenirse öğrensin, bu durum tek başına anlamlılık üretmez; çünkü anlamlılık yapısal koşullar gerektirir — yani temsilleri birleştiren, onları yargı formuna sokan bir etkinlik gerektirir. Bu argüman, yapay zekanın dil üretip üretemeyeceğini tartışmaktan çok, anlamın ne olduğunu soruşturmaktadır. Ve bu soruşturma için Kant’ın çerçevesi son derece verimli bir yer sunar. Anlam, hazır verilmiş değildir; belirli yapısal koşullar altında kurulur.
V. Modern Düşünürlerle Karşılaşma
Bu çerçeve, modern düşünürlerle verimli bir karşılaşma zemini sunar. Nitekim söz konusu transandantal yaklaşım, modern dil felsefesinin iki kurucu figürü olan Gottlob Frege ve Ludwig Wittgenstein ile karşılaştırıldığında daha belirgin hale gelir. Frege’de anlam (Sinn), önermesel bağlam içinde kurulur; kavramlar ancak bir yargı içinde işlev kazanır ve bu nedenle düşüncenin asıl taşıyıcısı cümledir. Ancak Frege, bu yapının transandantal koşullarını soruşturmaz; anlamın mantıksal yapısını analiz ederken, onun mümkünlüğünün koşullarını askıda bırakır. Buna karşılık erken dönem Wittgenstein’da önerme, dünyanın bir “mantıksal resmi” olarak düşünülür; dil ile dünya arasında bir izomorfi varsayılır. Ancak bu yaklaşım da bu izomorfiyi mümkün kılan koşulları temellendirmek yerine, onu bir sınır olarak kabul eder. Bu yazıda savunulan Kantçı çizgi ise her iki yaklaşımı bir adım geriye çekerek şu soruyu sorar: Önermenin anlamlı olması, dünyanın “resmedilebilir” olması ya da düşüncenin cümle formunda kurulabilmesi hangi koşullara dayanır? Böylece Frege’nin mantıksal analizi ile Wittgenstein’ın yapısal tasvirinin ötesine geçilerek, anlamın ve dilin transandantal temeli soruşturma konusu haline getirilir.
Keza söz konusu tartışma, modern dilbilimin kurucu isimlerinden Noam Chomsky ile karşılaştırıldığında daha da derinleşir. Chomsky’nin evrensel dilbilgisi (Ing. universal grammar) kuramı, dilin yüzeydeki çeşitliliğine rağmen, onun altında yatan doğuştan ve evrensel bir yapının bulunduğunu savunur. Bu yaklaşım, dilin yalnızca ampirik bir öğrenme sürecinin ürünü olmadığını, aksine belirli bilişsel yapılara dayandığını göstermesi bakımından Kantçı perspektifle önemli bir yakınlık taşır. Nitekim Chomsky’nin “derin yapı” (deep structure) kavramı, dilsel ifadelerin görünür biçimlerinin altında işleyen daha temel bir organizasyonu işaret eder. Bununla birlikte bu paralelliğe rağmen iki yaklaşım arasında belirleyici bir fark bulunmaktadır: Chomsky’nin kuramı, dil yetisini açıklarken esas olarak bilişsel ve biyolojik temellere dayanır; yani dilin yapısını insan zihninin doğal donanımı içinde konumlandırır. Buna karşılık burada savunulan transandantal yaklaşım, dilin yalnızca nasıl işlediğini değil, anlamlılığın ve nesnel gönderimin nasıl mümkün olduğunu soruşturur. Bu bakımdan Chomsky’nin evrensel dilbilgisi, dilin yapısal sabitlerini betimlerken, transandantal gramer fikri bu yapıların anlam ve deneyimle olan zorunlu bağını temellendirmeyi amaçlar. Dolayısıyla Chomsky, dilin doğasını açıklayan güçlü bir model sunarken, Kantçı genişletilmiş çerçeve bu modelin ötesine geçerek şu soruyu gündeme getirir: Dilin bu yapısal düzenliliği, anlamlı bir dünya deneyimi ile nasıl ilişkilidir?
Sonuç: Eleştirinin Genişletilmesi Olarak Dil
Kant kendi projesini “aklın eleştirisi” olarak adlandırır. Ancak onun yargı teorisi ciddiye alındığında, projenin kapsamı genişler ve şu soru ortaya çıkar: Eleştiri, yalnızca bilginin değil; aynı zamanda anlamın ve dilin eleştirisi olarak yeniden düşünülebilir mi? Kant’ı bu şekilde okumak —yalnızca “bilginin sınırlarını çizen” bir filozof olarak değil, “anlamın mimarisini kuran” bir düşünür olarak — onu alışılmış sınırlarının dışına taşır. Ancak metni dikkatle okuduğumuzda, bu okuma kendiliğinden ortaya çıkar. Düşünceyi önermesel olarak tanımak, kategorileri anlamın yapısal koşulları olarak yorumlamak ve transandantal birliği anlam üretimin zorunlu temeli olarak görmek — tüm bu adımlar Kant’ın kendi metni içinde mevcuttur. Bu yeniden okuma Kant’ı çağdaş dil felsefesiyle buluşturur; dil felsefesine transandantal bir derinlik kazandırır. Ve belki de en önemlisi, bizi şu temel soruya geri götürür: Anlamı mümkün kılan şey nedir? Bugün dilin hızla çoğaldığı, anlamın ise aynı hızla çözündüğü bir çağda, bu soru yalnızca teorik değildir.
Belki de artık Kant’ı sadece “bilginin filozofu” olarak değil, aynı zamanda “anlamın ve dilin transandantal filozofu” olarak okumak zamanıdır. Çünkü deneyimin koşullarını araştırmak ile anlamın koşullarını araştırmak, Kant’ta nihayetinde aynı projeye çıkar. Ve bu proje hâlâ tamamlanmış değildir. Belki de mesele şudur: Konuşuyoruz; ama konuşmayı mümkün kılan şeyi henüz düşünmedik…