Felaketi Anlamaya Çalışırken Kant Etiğinin Bize Söyledikleri

28 Nisan 2023 / Felaketi Anlamaya Çalışırken Kant Etiğinin Bize Söyledikleri için yorumlar kapalı

Blog

Yazar: Elif Çetinkıran

Felaketin üzerinden yaklaşık üç ay geçti. Ülke olarak kötü zamanlardan geçiyoruz, yüzyılın felaketi olarak anılan, binlerce insanımızın hayatını kaybettiği, kaybetmeyenlerin de ölümden beter deneyimleri yaşadığı bir dönemden… İnsanlık olarak büyük bir kaos, bilinmezlik, korku, güvensizlik, çaresizlik duygularıyla baş etmeye çalıyoruz. Biliyoruz ki bu yaşanılanlar, kader değil. Peki ne yapılabilirdi? Neleri farklı yapsaydık böylesi bir felaket engellenebilirdi?Neredeyse herkesin en az bir tanıdığının etkilendiği böylesi büyük bir felaketin bu ölçüde altında kalmaz, belki sonrasında daha çabuk toparlanabilirdik? Bu yaşananlar ışığında Kant bize neler söylerdi, Kant’tan neler öğrenebilirdik?

Felsefenin ışığında baktığımızda, insana gelen bir zarar var ise bunun temelinde etik bir problem olduğunu görebiliyoruz. Kant’ın etik kuramına baktığımızda, “nasıl doğru eyleyebilirim?” sorusu için bir pusulaya sahip olabiliyoruz. Ortada bir problem olduğunda bu problemin ne olduğunu görmemize yardımcı oluyor Kant etiği. Bu nedenle de aradan geçen bunca zamana rağmen hala değerini koruduğunu düşünüyorum. Peki neler söylüyor bize Kant?

Her şeyden önce Kant’ın insanı görme tarzı, biçimi umut verir türden. Kant akıl sahibi bir varlık olmasından hareketle insanın yalnızca doğa yasalarına bağlı olan bir varlık olmadığını, yani yalnızca kendi çıkarını, faydasını düşünen bir varlık olmadığını, eğer isterse, kendi çıkarını aşıp ortak iyiyi, tüm insanlığın iyisini düşünebilecek bir varlık olduğunu söylüyor bize. Bu ise insandaki akıl yetisi sayesinde mümkündür: “insan kendisinde öyle bir yeti bulur ki, bununla kendini diğer her şeyden, nesnelerce uyarılan kendisinden bile ayırır, bu yeti akıldır.”[1] Eğer böyle olmasaydı, yani insan aklını yalnızca kendi iyisi için kullanıyor olsaydı, aklın insanlar için ayırt edici bir yeti olduğunu söylemeye hakkımız olmazdı diyor Kant: insan “aklın kendi başına söylediği her şeye kayıtsız kalacak ve aklın yalnızca duyu sahibi bir varlık olarak gereksinimlerini gidermek için bir araç olarak kullanacak kadar, tamamen hayvan değildir.”[2] Doğanın hiçbir şeyi boşa yapmayacağını düşünen Kant, doğanın insana akıl yetisini vermesindeki nedenin kendi başına iyi bir istemeyi ortaya çıkarmak olduğunu düşünüyor.

Peki nedir bu “kendi başına iyi bir isteme”? Kant’ın kendi başına iyi bir istemeden kastı, herhangi bir koşula, ben sevgisine dayanmaksızın aklın olgusu olan koşulsuz buyruğu dinlemektir. Koşulsuz buyruk, iyiyi gerçekleştirmenin formülüdür. Ben sevgisinden arınmış saf akıldan gelen bir istemedir. Bu istemeyi şu şekilde formüle ediyor Kant: “Ancak, aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun.”[3] Yani, her durumda sanki bir doğa yasası koyarmış gibi istememizi ve eylememizi söylüyor. Öyle bir şey isteyeceğim ki, bu tüm akıl sahibi varlıkların isteyebileceği bir şey olacak, dışsal herhangi bir içerikli öğe tarafından belirlenmeyecek. “Tercihimin bir doğa yasası olmasını ister miyim?” diye sormamızı istiyor kendimize. Bu soruyu evet olarak yanıtlayamadığımız her durumda, bilmeliyiz ki o an yapmayı istediğimiz ya da yaptığımız şey, ahlak yasasına uygun, dolayısıyla iyi bir isteme ya da eylem değildir.

İnsanın hem bir doğa varlığı hem de bir akıl varlığı olması aynı zamanda insanın özgürlüğünün koşuludur. Çünkü sadece akıl varlığı olsaydık ya da tersine sadece duyu varlığı olsaydık, o zaman bir seçim yapma şansımız olmayacağı için -tüm eylemlerimiz ya akla uygun ya da akla aykırı olacağı için- özerk ve özgür bir varlık olmamamızın tüm imkânı ortadan kalkmış olacaktı. Dolayısıyla insanı insan yapan şey, insanın ikili yapıya sahip bir varlık olmasında, bununla ilişkili olarak da özerk olabilmesinde yatmaktadır. İnsan itkilerine göre yaşayabilir, çünkü eğilimlere sahip bir varlık, ama itki ve eğilimlerini susturup ahlak yasasını dinleyebilir, çünkü akıl sahibi bir varlık. İnsanın her iki dünyanın da yurttaşı olan bir varlık olması özgürlüğe sahip olmasının temelinde yatmaktadır. İnsandan başka hiçbir varlık doğa mekanizminin dışına çıkamamakta, dolayısıyla insandan başka hiçbir varlık özgür olma olanağına sahip olamamaktadır. Kant’ın insanın değerini gördüğü yer burasıdır. İnsan, bir amaçlar krallığında hem bir yasa koyucu hem de bir uyruk olabildiğinden, dışarıdan değil kendi aklından kaynaklanan yasaya uyabildiğinden, yani kendi kendine yasa koyabildiğinden doğanın geri kalanından ayrılır.

Dolayısıyla Kant, insanın akıl sahibi olmasından hareketle ahlaklılığı akla dayandırmış ve aklın buyruğunu dinlemek gerektiğini söylemiştir. Ahlak yasasına göre istemelisin, çünkü bunu yapabilirsin, çünkü sadece eğilim ve güdülerce belirlenmiş değil aynı zamanda aklı olan bir varlıksın. Aklı olan her varlık bu buyruğun sesini duyar ve bu buyruğu bir ödev olarak bilir. 

Bu noktada kategorik imperatifin -koşulsuz buyruğun-  hipotetik buyrukların tersine, zorunlu olduğunu hatırlatmak gerek. Hipotetik buyruklar kesin ve zorunlu değildir. Örneğin “Yaşlılığında rahat etmek istiyorsan tutumlu ol” önermesine bakarsak, tutumlu olup yaşlılığımızda rahat edemeyebiliriz, çünkü rastlantısaldır. Buna karşılık ahlaklılık rastlantısal koşullara bağlı değildir, öyle ki istemelerimizi ahlak yasasına göre belirlediğimizde ahlaklılığın, iyinin ortaya çıkacağı kesin ve zorunludur.

Kant insanın mutlu olmak için gerçekleştirdiği eylemler ile ahlaklılığı ortaya çıkarmak için gerçekleştirdiği eylemleri birbirinden ayırır. Mutluluk ile ahlaklılık o denli birbirine uzaktır ki “kişinin kendi mutluluğu, istemenin belirleyici nedeni olduğunda, bu, ahlaklılık ilkesinin tam karşıtı olur.”[4] Peki neden mutluluk ilkesinden hareketle ahlaklı olana ulaşamıyoruz? Bu noktada Kant, öyle hassas ayrımlar yapıyor ki, öyle sanıyorum ki Kant etiğinin en ince ve etkileyici kısımlarından birisidir. Kant’a göre mutluluğu en yüksek ilke olarak göremeyiz, çünkü mutluluk istemi içeriklidir, ampirik bir genellemedir ve içeriğinin nasıl doldurulacağı da tartışmalıdır. Ayrıca kişinin kendi mutluluğu için gerçekleştirdiği eylemler, iyi bir sonuç doğursa bile, ilke olarak kendi hazzını yani ben sevgisini amaçladığından hiçbir şekilde ahlaklı olamaz. Ahlak yasasına, bize mutluluk veriyor diye uymak ile aklın buyruğu olduğu için uymak arasındaki ince farktan bahsetmek gerek. Böylelikle aynı sonucu doğuran iki eylemin taşıdıkları ahlaki değer birbirinden farklı oluyor. Birisi ahlaklılığın tam karşıtını doğururken diğeri ahlaklılığı ortaya çıkaran bir isteme/eylem oluyor.

Buradan hareketle Kant, insanları kendi mutluluğumuz için araç olarak kullanmamak gerektiğini söyleyerek kategorik imperatifin ikinci formülasyonunu veriyor: “Her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de, sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak şekilde eylemde bulun.”[5]  Kant’a göre insan doğada akıl sahibi olan tek varlık olduğu için kendisi amaç olan tek varlıktır, “öyle bir amaç ki, yerine, sırf araç olarak hizmetinde olacakları olan hiçbir şey, ne olursa olsun bulunamaz.”[6] Bu nedenle insan tekine “şey” değil “kişi” diyoruz. İnsanları kendi mutluluğu için araç olarak kullanmak, kişileri şeyleştirmek ve değerini görmemek anlamına gelir ki bu da ahlak yasasına aykırı bir durumdur, iyinin ortaya çıkmasını engelleyen bir tutumdur.

Yaratılmış dünyada her şeyi insan, isterse ve elindeyse, sırf araç olarak kullanabilir; yalnızca insan ve onunla birlikte her akıl sahibi yaratık, kendi başına amaçtır. Yani o, özgürlüğün özerkliği sayesinde, kutsal olan ahlak yasasının öznesidir.[7]

Söz gelişi, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için kişinin kendi yaşamına son vermesi kişinin kendisini araçsallaştırması demektir ve bu nedenle doğru değildir. Diğer yandan kişinin kendi iyisi için bir başkasına zarar gelecek şekilde davranması, bir başkasının canını tehlikeye atması da aynı şekilde karşıdaki kişiyi araç olarak kullanmaktır ve ahlaka uygun değildir.

İnsanın kendi aklının koyduğu yasaya- ahlak yasasına- sırf bu yasaya uyması gerektiğinin bilinciyle uyması, bunu gözeterek yaşaması ahlaklılığı oluşturur ve bu aynı zamanda insanın özerk olması ve değerinin açığa çıkmasıdır.  Kant’a göre insan, her türlü eğilim, ben sevgisi, mutluluk beklentisinden uzak bir şekilde saf iyi bir istemeye göre eyleyebildiğinden, bu olanağa sahip olduğundan değerlidir.

Kant etiğine dair bu açıklamalardan sonra ülkece yaşadığımız felaket olgusuna geri dönersek, etik olarak nerede yanlış yapılmıştır? Söz gelişi belirli bir oranda kâr edebilmek için malzemeden çalarak depreme dayanıksız binalar inşa etmek, Kant’ın anlattığı anlamda, kişinin kendi mutluluğunu-ben sevgisini, ahlaklılığın önüne koyması anlamına gelir. Aynı şekilde kişilere böylesi dayanaksız binaları satarak kazanç elde etmek insanları araç olarak görmek demektir. Dolayısıyla burada etik açıdan sorun, Kant açısından baktığımızda, insanı, insan hayatını bir değer olarak görmeyen, ahlaklılığı değil kendi mutluluk istemini önemseyen, kâr elde edebilmek adına insanları araçsallaştıran tutumdur. Dolayısıyla yaşanan bunca acıların ve yitip giden canların temeline indiğimizde aslında etik bir meselenin olduğunu görebiliyoruz. İşlerini etik ilkelere göre yapmayan kurumlar ve kişiler, ne yazık ki felaketin boyutunun bu kadar artmasına neden olmuştur. 

Ne var ki Kant bize umutsuz olmamamız gerektiğini, üzerimizdeki yıldızlı gökyüzünden nasıl ki şüphe duymuyorsak ahlak yasasından da aynı şekilde şüphe duymamamız gerektiğini, bununla birlikte insanların -çoğunlukla uymasalar da- ahlak yasasına uymalarının mümkün olduğunu söylemektedir. Bu durumun olumlu yönde değişebilmesi için farklı meslek gruplarında etik ilkelerin korunması için felsefi bakışın sağlanması yönünde çalışmalara, yani felsefeye ve etik eğitime önem verilmesinin önemli olduğunu belirtmek gerekir. Umutlu günlere…

KAYNAKÇA

Kant, Immanuel. Pratik Aklın Eleştirisi, Çev. İoanna Kuçuradi, Ankara: TFK, 2009.

Kant, Immanuel. Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev. İoanna Kuçuradi, Ankara: TFK, 2013.


[1] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev. Ioanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara, 2013, s. 70.

[2] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Çev. Ioanna Kuçuradi, Ülker Gökberk, Füsun Akatlı, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara, 2009, s. 69.

[3] Kant, 2013, s. 38.

[4] Kant, 2009, s. 62.

[5] Kant, 2013, s. 46.

[6] Kant, 2013, s. 46.

[7] Kant, 2009, s. 96.