Belirlenimsizlik Izdırabı

22 Aralık 2022 / Belirlenimsizlik Izdırabı için yorumlar kapalı

Blog

Yazar: Zeynep Savaşçın

“Her insan, çabalamasıyla, birincil olarak geleceğe dönük yaşar, geçmiş olan ancak sonradan gelir, sahici Bugün ise hemen hiçbir zaman vâsıl olmamıştır henüz”.[1]

                                                      Ernst Bloch, Umut İlkesi.

Yazının başlığında aslında polemik bir biçimde kullandığım “belirlenimsizlik ızdırabı” ifadesi Axel Honneth’in, Hegel’in hukuk felsefesine güncellik kazandırmayı amaçlayan eserinin (Leiden an Unbestimmtheit: Eine Reaktualisierung der Hegelschen Rechtphilosophie) adında yer alıyor. Honneth’in Hegel’den devralarak bu eserde yer verdiği etik yaşam teorisi, bireysel özgürlüğün ancak toplumsal özgürlük yoluyla gerçekleştirileceği temel savından hareket eder. Buna göre özgürlüklerin gerçekleşmesinde toplumsal kurumların yetersiz kaldığı, patolojik deneyimlere neden olduğu durumlarda bireylerin yaşantıladığı şey bir belirlenimsizlik ızdırabıdır. Hegel’e göre bu belirlenimsizlik aynı zamanda Kant’taki formel özgürlük anlayışının da bir sonucudur. Hegel gençlik eserlerinden başlayarak yasa ve yaşam arasındaki ikiliğe, bölünmüşlüğe karşı çıkar; Kant’ın felsefesini de bu bölünmüşlüğün teorisi olarak okur. Hegel’e göre ahlak ödevi yaşamın dışından ne olması gerektiğini buyuran bir yasadır. Bu yasanın insanın kendi kendine koyduğu yasa olması, olsa olsa efendiyi dışarıdan içe taşır. Ahlak yasasının öznesi, yasadan ayrı tuttuğu yaşamında kendi kendisinin kölesidir. (Werke I: 323) Diğer bir deyişle yasadan kaynaklanan ödev bireylerin toplumsal yaşantısı içindeki âdetleri, alışkanlıkları, gelenekleri, hatta ihtiyaçlarıyla uzlaşmadığında, bu durum bireyleri toplumsal kurumların ve pratiklerin normatif olanı gerçekleştirmedeki yetersizliğinden kaynaklanan bir belirlenimsizlik içinde bırakır. Burada Hegel’in eleştirisi Kant’ın özerklik olarak özgürlük anlayışına yönelik değildir, aksine ona göre irade ancak Kant felsefesindeki özerklik düşüncesiyle sarsılmaz bir temel ve hareket noktası kazanmıştır. (Werke VII: 252) Ne var ki sıra bu özerklik bilincinin belirlenimlerini anlamaya, onu tarih içinde kendisini nasıl gerçekleştirdiğini açığa çıkarmaya geldiğinde eleştirel felsefe adeta geri adım atar, yasayı yaşamın dışına yerleştirir; ahlak yasasından hareketle olması gerekeni düşünen özneyi toplumsal yaşam içinde belirlenmiş yasalar gereği eyleyen özneden ayırır. Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” başlıklı kısa yazısı bu ayrımı doğrularcasına tesis edilmiş pozitif yasalara itaati bir yükümlülük ortaya koyarken, özgürlüğü adil olmadığı düşünülen yasaların eleştirilmesiyle sınırlar, böylece “düşünce özgürlüğü” ya da “kalem özgürlüğü” adı altında özgürlüğü tümüyle düşüncenin hanesine yazdığı ve onun eylemle bağını kopardığı izlenimini verir. (AK, VIII: 37-41) Oysa belirlenimsizliğin öznelerde yarattığı ızdırabın, düşünce ve eylem arasındaki boşluğun Kant’ta yalnızca bir sınıra, özgürlüğün gerçekleşmesinin imkânsız oluşuna işaret etmediğini, bu boşluğun aynı zamanda pratik aklın normatif gücünün hukuki ve politik alanda açtığı bir ufku müjdelediğini görmek gerekir.

Kant’ta ahlâk yasası tüm “belirlenmiş” yasaların normudur, ancak bu belirlenmiş yasalar pratik aklın kendisi tarafından üretilmezler. Pratik aklın a priori ilkeleri arasında yer alan hukuk normları ile tarihin ürünü olan hukukun ampirik gerçekliği metodolojik olarak birbirinden ayrılmıştır. Ancak Kant, ona yöneltilen eleştirilerin merkezinde yer alan düalizm sorununu ne göz ardı eder ne de önemsizleştirir. Onun eserleri aklın teorik ve pratik kullanımları arasındaki, buna bağlı olarak da insanın moral varlığı ile duyulur dünyası arasındaki ilişkinin kurulmasına yönelik bir çabanın sürekli olarak gündemde olduğu eserlerdir. Üçüncü Kritik bu çabayı açıkça ifade eder: “Özgürlük kavramı yasalarının işaret ettiği amacı duyulur dünyada etkin kılmalıdır”. (AK, V: 176) Bu amaç kuşkusuz koşulsuz buyruğun ikinci formülünde dile gelen, bir kendinde amaç olarak insanlıktır (AK, IV: 429) ve her birimiz için bir ödevdir. İnsanlık ideası ve onun temelinde hukukun ideaları olan cumhuriyetçilik, kozmopolitizm ve ebedi barış, düşünülür olanı bir amaç olarak duyulur dünyaya yansıtan idealardır. Bu idealar yoluyla insan, doğal nedensellikle örülü ilişkilerden ibaret olan ve o doğanın bir parçası olarak içinde yer aldığı mekanizmi bozmadan, duyulur dünyayı özgürlüğünün, kendi kendine yasa koyma yetisinin kılavuzluğunda düşünebilir, anlamlandırabilir ve sorgulayabilir. Buna imkân veren şey ne teorik aklın bilgi üreten belirleyici yargılarıdır ne de pratik aklın olması gerekeni bildiren belirleyici yargıları, yani özgürlüğün a priori normları. Düşünülür olanın, dolayısıyla ideaların duyulur olan üzerindeki etkisini mümkün kılan yargılar teleolojik düşünümün yargılarıdır. Bu yargıların a priori ilkesi olan ve nihai olarak ahlak yasasına gönderen ereksellik, “dünyanın temaşasının […] bir değere sahip olmasını mümkün kılan” şeydir (AK V: 442). Olgu olarak hukuku ve siyasal pratiği, ahlak teorisinin bir parçası olan normatif hukuk açısından ele almamız, onların hukuk ödevi açısından değerini düşünmemiz, yargı yetisinin ereksel düşünüm faaliyeti sayesinde mümkün olur. Bu yeti tikel olanı bilgi düzeyinde bir karşılığı olmayan, bu anlamda “belirlenimsiz” bir tümelin altına yerleştirmemize izin verir. (AK, V: 178-180) Kant’ın kısa yazılarının çoğunda, özellikle de hukuk, politika ve tarih üzerine yazılarında ereksel yargıların önemli bir rolü olduğunu farkederiz. Bunlardan biri de Yaygın bir söz üstüne: ‘Teoride doğru olabilir ama pratikte işe yaramaz’ başlıklı eseridir. Tam da teori ve pratik arasındaki kopukluk eleştirisine cevap veren bu metin, toplumsallığı kurucu “kökensel sözleşme”yi hem yasa koyucunun hem de yurttaşların yasayla ilişkilerinin ölçütü olarak belirler. Yukarıda bahsettiğim hukuk idealarının çekirdeği olan “kökensel sözleşme” de sadece bir ideadır, tarihsel bir olgu olarak düşünülemeyeceği için bilgimizin konusu değildir. Ancak bu durum onun pratik gerçekliğinden bir şey eksiltmez. Kökensel sözleşme var olan hukuki düzenin adaleti, yurttaşların kamusal hukuk altındaki eylemleri için bir ölçüt oluşturduğu için bu pratik gerçekliğe sahiptir. Tıpkı insanın kendine yasa koyan varlık olarak bir kendinde amaç olması gibi, yasalara itaat edenlerin ve yasaları koyanların aynı özneler olduğu, kendi kendisinin amacı olan bir toplumu düşünmemize imkân verir. Bu amaca uygun şekilde eylemenin koşulu, yasaların “halkın tamamının birleşmiş iradesinden” kaynaklanmış gibi düşünülmesidir. (AK, VIII: 297) Toplumun hukuki temelini böyle anlamak, özgürlüğü var olan yasal düzenin kurumlarına ve pratiklerine teslim etmemek, toplumsallığı hep bir özgürleşme dinamiğinin çerçevesi olarak düşünmek anlamına gelir. Benzer biçimde Kant, insanın ergin olmama halinden çıkışı olarak nitelendirdiği Aydınlanma’yı da bir dönem olarak ele almak yerine aynı dinamiğe ilişkin bir süreç olarak değerlendirir. Başka bir deyişle özgürlüğün bir şimdisi yoktur, insan özgürlüğü hep bir özgürleşme çabasıdır, ya da insan özgürlüğünü ancak bir özgürleşme çabası olarak deneyimler.

Hegel’in eleştirisine şöyle karşı çıkabiliriz: Kant’ın düşünülür ve duyulur dünyalar arasında yaptığı ayrım insan özgürlüğünün deneyim alanını yasa ve yaşamı bir sistem içinde uzlaştırarak değil, yasayı yaşam üzerine düşünmenin, onu sorgulamanın, eleştirmenin ve ona dair arzulanır bir dönüşüme yön vermenin ilkesi haline dönüştürerek açar. Pratik aklın ideaları bize ancak yüzümüzü dönmekle yükümlü olduğumuz yönü gösterirler: Devlet hukukunun çerçevesi içinde bu yön cumhuriyeti işaret eder; devletler ve bu devletlerin vatandaşları arasındaki ilişkilerde ise bir dünya devletleri federasyonuyla tesis edilecek kozmopolit hukuk yön gösterici ilkedir. Ebedi barış ideası özgürleşme çabasının ancak ebedi istirahatte dineceğini duyururcasına tüm bu ideaların üzerinde yer alarak, hukuk ve etiği dünya ve insanlık için düşünebileceğimiz nihai amaçta buluşturur. Simon Goyard-Fabre’ın sözleriyle, Kant’ın “Hukuk Öğretisi hukuk üzerine bir düşünme biçimi önerir, bu düşünme biçiminde ideaların düzenleyici işlevinin beraberinde getirdiği dinamik, pratik aklın niyetlerinin ve kapasitelerinin açılmasından başka bir şey değildir”. Bu öğretinin bize öğrettiği en önemli şey belki de özgürlük söz konusu olduğunda insanın “düşünme ihtiyacının bilme ihtiyacından daha derin”[2] olduğudur.

Elbette Kant’ta bu düşünme ihtiyacının somut özgürleşme deneyimlerinden kopukluğuna, Hegel’in formel özgürlük eleştirisini takip eden teorilerin yaptığı gibi, itiraz edilebilir. Ancak bu itiraz, belirlenimsizliğin normatif olanın taşıyıcısı olan toplumsal kurum ve pratikler yoluyla aşılabileceğini savunmakla aynı anlama gelmez. Claude Lefort demokrasilerin ve insan haklarının toplumsal biraradalığın anlamı üzerinde yarattığı dönüşümü açıklarken, Kantçı özgürlük anlayışının vazgeçilemez olan yönünü de hatırlatır bize. Söz konusu dönüşümde hukuk “her bireyde mevcut olan bir insan doğası” dışında hiçbir ilkeye bağlanmaz ve iktidarın dışında yer alır. Lefort’a göre demokratik toplumlar, insan haklarının sembolik boyutu sayesinde bir “boşluk”tan hareketle kendilerini tesis eder ve dönüştürürler. Diğer bir deyişle, hakları tesis etmekle yetkili makamı sürekli olarak doldurmaya meyilli olan totaliter rejimlerin aksine, demokrasilerde “Devlet, Toplum, Halk ve Ulus” gibi bütünler “bir insan ideasının damgasını taşırlar” ve bu sayede ele geçirilemez, cisimleştirilemez, “tanımlanamaz” olarak kalırlar[3]. Toplumun sürekli olarak kendi üzerine, dolayısıyla tesis edilmiş olan haklar üzerine bir sorgulama ve yeni haklara açılan bir dönüşüm dinamiğinin mekânı olması bu sayede mümkündür. Öyleyse ızdırap, bazen tam da teorinin işaret ettiği ilkeye kör bir pratiğin, “boşluk”un ele geçirilmesinin yarattığı ızdırap değil midir?

Kaynakça:

  • I. Kant, Akademieausgabe von Immanuel Kants Gesammelten Werken, Berlin, https://korpora.zim.uni-duisburg-essen.de/Kant/
  • I. Kant, “Yaygın Bir Söz Üstüne: ‘Teoride Doğru Olabilir, Ama Pratikte İşe Yaramaz’”, çev. Hakan Çörekçioğlu, içinde Kant Felsefesinin Politik Evreni, der. Hakan Çörekçioğlu, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010.
  • Ernst Bloch, Umut İlkesi, I. Cilt, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007 (2020).
  • G. W. F. Hegel, Werke in zwanzig Baenden, Suhrkamp, Francfort-sur-le-Main.
  • Simone Goyard-Fabre, La philosophie du droit de Kant, Vrin, Paris, 1996.
  • Axel Honneth, Bireysel Özgürlüğün Patolojileri, Hegel’in Sosyal Teorisi, çev. Hüseyin Deniz Özcan, Livera Yayınevi, 2022. (Leiden an Unbestimmtheit: Eine Reaktualisierung der Hegelschen Rechtphilosophie, Reclam-Verlag, Stuttgart, 2001)
  • Claude Lefort, L’invention démocratique: Les limites de la domination totalitaire, Librairie Arthème Fayard, Paris, 1994.

[1] E. Bloch, Umut İlkesi, I. Cilt, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007 (2020), s. 20.

[2] Simone Goyard-Fabre, La philosophie du droit de Kant, Paris, Vrin, 1996, s. 33

[3] Claude Lefort, “Les Droits de l’Homme et politique”, içinde L’invention démocratique: Les limites de la domination totalitaire, Paris, Librairie Arthème Fayard, 1994.