20.10.2025

Konferansa katkı sağlayan konuşmacıların isimleri, konuşma başlıkları ve özetleri alfabetik olarak aşağıda sunulmuştur.

Baver Demircan (Üsküdar Üniversitesi)Kant’ın Sembol Anlayışı ve Etkileri

Özet: Genel olarak tümelle tikel, başka bir açıdan içerik, anlam olarak tümelle bu içeriğin, anlamın
belirli bir ifadesi olarak tikel arasında ilişkinin nasıl kurulabileceği sorunu, ayrıca bu sorunla
bağıntısında aşkınlık ve içkinliğin, özgürlük ve zorunluluğun uzlaşıp uzlaşmayacağı sorunu da
felsefe tarihi boyunca filozofların çözüm üretmek adına çaba gösterdikleri temel problemler
olmuştur. Özellikle sanat felsefesi dikkate alındığında bu sorunun çözümlerinden biri olarak
sembol düşüncesi öne sürülmüştür, çünkü sembol bir yandan tikel, görüsel ve belirli bir
olanken, bu tikel varoluşunda içeriğe, anlama işaret eder ama bu işaret etmesi dolaysız ve
doğrudan değildir. Her ne kadar sembol kendi hesabına duran bir şey olarak ve sembolde
dolaysız ve doğrudan olmayan bir işaret veya ifade etme ilişkisi açığa çıksa da, içerik veya
anlam sembolün ötesinde, berisinde ya da dışında durmaz. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın
başı özellikle Avrupa’da toplumsal, siyasal ve ekonomik olarak yoğun hareketlerin,
dönüşümlerin, karmaşaların ve neredeyse her açıdan yaşamın belirsizliklerle örülü olduğu ve
bu sebeple düşünürlerin yeni arayışlar, çözümler ve hatta uzlaşılar içine girdiği bir dönemdir.
Bu dönemde düşünürlerin, sanatçıların sanatın mahiyetinin ne olduğuna ilişkin
soruşturmalarının temelinde, sanatın kurucu ve dönüştürücü etkisi, bununla ilişkisinde insanı
ve toplumu eğitici, yetiştirici ve özgürleştirici gibi temel bir yönünün olduğuna ilişkin
yaklaşımlarının bulunduğu söylenebilir. Bu temel yön Goethe ve Alman Romantikleri gibi
çeşitli düşünürler ve sanatçılar için sanatın mahiyetinin sembolik olmasında açığa çıkar ve bu
yaklaşım temelini Kant’ın Yargıgücünün Eleştirisi adlı yapıtında bulur. Kant’ın bu eserin
birinci bölümünde estetiği bir disiplin olarak temellendirirken ortaya koyduğu argümanlar,
özellikle de sembole ilişkin getirmiş olduğu açıklamalar kendisinden sonraki düşünürler
üzerinde sanatın mahiyeti bakımından önemli bir etki bırakmıştır. Bu çalışma Kant’ın sembol
konusunda yaptığı etkiyi anlaşılır kılabilmek için, Kant’ın sembol anlayışını bu etkiler
bakımından çözümlemeye çalışacaktır.

Bülent Gözkân (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi)Nedenselliğe Dayanan Bir Doğadan Özgürlüğe Dayanan Bir Ahlâk Çıkabilir Mi?

Özet: Kant, Saf Aklın Eleştirisi ’nin Arkitektonik bölümünde, felsefeyi, “tüm bilginin insan aklının aslî amaçlarıyla [wesentlichen Zwecke] (teleologia rationis humanae) ilişkisinin bilimi” (B 867) olarak tanımladıktan sonra, insan aklının yasa koymasının (felsefe) iki egemenlik alanı [Gebiet] olduğunu, bunların doğa ve özgürlük olduğunu, dolayısıyla doğal yasayı da ahlâk yasasını da başlangıçta iki ayrı sistem olarak içerdiğini, ama nihai olarak tek bir felsefi sistemi içereceğini, ahlâk felsefesinin insan varlıklarının tüm belirlenimi/yönelimi [Bestimmung] olduğunu (B 868) belirtiyordu. Kant’ın tüm felsefi çabası belki şöyle özetlenebilir: Doğa varlığı olarak insan dünyasını ahlâki bir dünyaya dönüştürme olanağını araştırmak; ama bunu keyfi ve uzlaşımsal olarak değil, a priori bir zeminde gerekçelendirilebilir şekilde ortaya koymak.

Kant, YGE’nin Giriş’nde Transandantal Felsefenin arkitektoniğinin esasını oluşturan yetilerin ve düşünme yetisinin üç kısmı olan anlama yetisi, akıl ve yargıgücünün (belirleyici ve reflektif yargı gücü) sentetik a priori ilkeler üzerinden bir sınıflandırmasını yapıyor. Buna göre “Neyi bilebilirim?” sorusuna cevabın yönetici yetisi, anlama yetisidir ve “nesnesi” doğadır. Anlama yetisi, koşullara tâbi olarak, yani duyusallığın a priori formları olan uzay ve zamana; ve kategorilerle, anlama yetisinin ilkelerine tâbi olarak belirleyici yargı gücü aracılığıyla bilişsel bilgi [Erkenttnis], doğanın bilgisini ortaya koyar, matematiksel doğa biliminin olanağı bu şekilde ortaya çıkar (nedensellik kategorisi burada merkezi rolde, eşitler arasında birinci (primus inter pares) konumda).

Nedensellik mantıksal bir bağıntı olarak, biçimsel (formel) bağıntının kendisi itibariyle bir içerme bağıntısı olarak görülebilir mi? Bu Kant’ın Prolegomena § 29’da işaret ettiği şey. “Hume’un sorunsal kavramını, … yani neden kavramını sınamam için bana ilkin, mantık aracılığıyla, genel olarak koşullu yargının formu, yani verilmiş bir bilgiyi neden olarak, başka bilgiyi de sonuç olarak kullanma olanağı, apriori verilmiştir.” § 39’da da, “…kategorilerin kendileri mantıksal işlevlerden başka bir şey değildir…”, demektedir.

Nedensel bağlantıların mantıksal ifadesiyle, koşullu önermelerin mantıksal ifadesi aynıdır.

“Isınan metaller genleşir”  “x ((Mx Ù Ix)® Gx) [Bu notasyon Frege sonrasına ait]  ve

® B     

Eğer bir içerme bağıntısı veya koşullu önerme zamansal bir sıra içermiyorsa ve sonuç öncülde içerilmişse önerme analitiktir ve dolayısıyla a prioridir

Bu tüm geçerli argümanlar için de böyledir:

® B           A  º (ÖN1 Ù ÖN2 Ù ÖN3 Ù….. Ù ÖNn)

Geçerli bir argüman da içerikten bağımsız olarak sadece formel düzeyde sonucun öncüllerde içerildiğini söyleriz. Geçerli bir argüman bu bakımdan yapı itibariyle analitiktir. Geçerli bir argümanda öncülleri içeriklendirdiğimizde de yapı itibariyle analitik olma durumu değişmez, öncülerin sentetik veya analitik veya a priori olmasından bağımsız olarak.

Nedensellik bağlantısı, apriori mantıksal formu (ki analitik apriori) zamansallaştırmaktadır. Nedensellik böylelikle a priori formun sentetik tarafıdır, yani sentetik a prioridir. Doğa biliminin kurucu formu olması da bu demektir.

“Ne yapmalıyım?” sorusuna cevabın yönetici yetisi, akıldır ve bu bağlamda “nesnesi” özgürlüktür. Düşünme yetisinin koşullara tâbi olmayan ve dolayısıyla mantık yapan tarafı olan akıl, doğaya ve doğanın nedensellik dizilerine aşkın olma anlamında “koşulsuz”dur. Ahlâk yasası da koşullara, yani duyusallık ve kategorilere tâbi değil, bu anlamda koşulsuzdur (“koşulsuz buyruk”). Özgürlük de koşullara, özellikle de nedenselliğe tâbi olmamayı seçebilmek demektir; Kant buna “özgürlüğün nedenselliği” adını veriyor. Ahlâki bir eylemin ayırt edici özelliği, o eylemin ahlâk yasası tarafından belirlenmiş bir istemenin ürünü olmasıdır. Ahlâk yasası bir beklentiye, bir çıkara, bir sonuca göre eylemde bulunmak değil; bu yüzden zaman tikel durumlar ve eylemler için belirleyici değil, tümel, evrenselleştirilebilir durumlar için geçerlidir.

 Kant Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nin (AMT) sonunda “…akıl kendine saf aklın nasıl pratik olabileceğini açıklamaya kalkışsaydı -ki bu özgürlüğün nasıl olanaklı olduğunu açıklama meselesi ile tamamen aynı şeydir- işte o zaman bütün sınırlarını aşmış olurdu”, diyor, yani özgürlüğün, doğanın olduğu anlamda  bilişsel bilgisinin olmadığını söylüyor. AMT’de özgürlükten ahlâk yasasına geçiliyordu; Pratik Aklın Eleştirisi’nde ise ahlâk yasasından özgürlüğe geçilen bir yol izler, yani biçimsellik zemininde hareket eder.

Şimdi, madem ki, hem biri diğerine (doğa özgürlüğe ve tersi) indirgenemiyor hem de bilişsel statüleri farklı, öyleyse bunları tek bir sistem haline getirebilecek birliğin kurulabilmesi için aralarında bir köprünün kurulması gerekiyor. Teleoloji tam da işte bu köprüdür. “Neyi umabilirim?” sorusu bununla da ilgilidir. Anlama yetisinin egemenlik alanındaki doğa kavramlarıyla, aklın egemenlik alanındaki özgürlük kavramı arasındaki dolayımı reflektif yargıgücü sağlar. Kant, YGE’nde (Giriş, 5:179) iki yargı gücü arasındaki ayrımı şöyle belirliyor: “Genel olarak yargı gücü, tikeli tümelin altında kapsanacak şekilde düşünme yetisidir. Eğer tümel (kural, ilke, yasa) verilmişse, tikeli onun altına getiren yargı gücü … belirleyicidir. Ama yalnızca tikel verilmişse ve yargı onun tümelini bulmaya yönelmişse, bu, reflektif yargı gücüdür.”

Yargı Gücünün Eleştirisi (YGE ) bu köprüyü iki moment üzerinden önce güzel ve yüce üzerinden, estetik yargıgücü üzerinden kuruyordu; ikinci momente de organizmalar üzerinden, teleolojik yargıgücü üzerinden kuruyordu. “… bu da, saf teorik olandan saf pratik olana geçişi mümkün kılar; ilkine göre olan yasalılıktan ikinciye göre olan sonamaca [Endzweck] geçiş doğanın amaçlılığı kavramında mümkün olur; çünkü böylelikle sadece doğada bilfiil olabilecek ve onun yasalarına göre bilfiil olabilecek sonamacın imkânı bilinmiş olur.” (YGE Giriş §9, 5:196). YGE ’ndeki bu araştırmanın merkezinde “amaçlılık” [Zweckmässigkeit] kavramı vardır.

Kant, amaçlılık kavramını “niyetli amaç” ve “doğal amaç” olarak ayırıyor. Karar veren, plan yapan, hedef koyan bir özne söz konusu olduğunda “niyet, hedef” [Absicht] veya “niyetli amaç” [Absichtlich] kavramlarını kullanıyor. Bu ise zamansal sırayı düşüncede tersine çevirmek anlamına gelir; yani gelecekte hedeflenen bir durumun, bugünü veya o mevcut anı ve sonrasını, o hedef, niyet gerçekleşinceye kadar belirlemesini talep etmek anlamına gelir. Buna verilebilecek en iyi örnek ise zanaat ve teknoloji.

“Doğal amaç” [Naturzweck] kavramı ise organizmaları açıklamak ve anlamak için merkezi kavram. “…bir cismin kendinde bir doğal amaç olarak ve içsel olanaklarına uygun olarak yargılanması gerekiyorsa hem kısımlarının formları hem de kombinasyonları söz konusu olduğunda kısımlarının karşılıklı olarak birbirlerini üretmesi gerekir ve kendi nedenselliklerinden bir bütün üretmeleri gerekir… sonuçta etkin nedenlerin bağlantısının aynı zamanda ereksel neden [Endursache]  aracılığıyla etki olarak yargılanması gerekir … işte organize olmuş ve kendi kendisini organize eden bir varlık [selbst organisierendes Wesen] olarak böyle bir ürün bir doğal amaç adını alır.” (§ 65, 5:373, 4) Kant,YGE Giriş’te (5:181), “doğal amaç”ın özel bir a priori kavram olduğunu, kökeninin tam olarak reflektif yargı gücünde olduğunu belirtir. Teleoloji kısmında da: “… kendinde doğal amaç olan bir şeyin kavramı anlama yetisinin veya aklın kurucu kavramı [konstitutiver] değildir ama yine de reflektif yargı gücünün düzenleyici [regulativer] bir kavramı olabilir.” “Doğal amaç” kavramının nasıl anlaşılması ve nasıl anlaşılmaması gerektiği konusunda bir uyarı Diyalektik bölümünün son paragrafında yer alır: “Doğal amaç, doğanın olanağının zeminini doğanın ötesinde aramamak demektir.” (§78, 5:415). Özetle Kant’ın teleoloji anlayışı doğal olmayan nedenleri işin içine katmayı reddeden bir teleoloji anlayışıdır.

“Amaçlılık” ise nedenselliğin zamansal sırasını tersine çevirmektir. Öyleyse nedenselliğin biçimsel yapısı için söylenenler, yani içerikten tümüyle soyutlanarak nedenselliğin sadece biçimsel işleyişi için düşünülenler, amaçlılık için de geçerlidir; yani zihnin biçimsel işleyişinin bir parçası olarak. Doğa biliminin nedenselliği ve onun nesnelliği ile fark bu zamansal sırada yatmaktadır.

Amaçlılığın niyetli tarafında bu sıranın tersine çevrilmesi bir bağlayıcılık taşımıyor. Konulan hedeflerin gerçekleştirilmesinin bir bağlayıcı yok. İnsani faktörler devreye giriyor; azim, kararlılık, tutku, vb.

Doğal amaç ise olumsal olsa da bir yasalılık taşıyor, Kant’ın ifadesiyle “Amaçlılık, olumsal olanın yasalılığıdır” (YGE, 20:217). Bunu öznel, beklenti ve benzeri şeylerden ayrı tutmak gerekir. Organizmanın hem tek hem de tür olarak yaşamak istemesi organizmanın tüm faaliyetlerini belirler. Bu açıdan doğal amacın otonomisi var, onun davranışını dışardan belirleyen bir güç olmaması anlamında.

Kant, YGE §79’a, Appendix’e kadar olan kısımda organizmalar söz konusu olduğunda anlama yetisi üzerinden nedensellik merkezli çalışmalar, doğa mekanizminin ortaya çıkarılmasına ilişkin çalışmalar ne kadar ilerletilirse ilerletirsin, doğal amaç kavramı olmaksızın, bu tür arayış ve incelemenin tamamlanamayacağını, sonuç olarak nedenselliğin, yani doğa mekanizminin teleolojinin altında kapsanması gerektiğini, organizmaları başkaca açıklayabilmenin bir yolu olmadığını, ama bunu (kısmi yasalar, organizmalar söz konusu olduğunda tüketici bir biçimde, belirleyici yargı ile yapma olanağı olmadığı ve bu alanda olumsallık egemen olduğu için) reflektif yargı gücüyle yapılması gerektiğinin altını çiziyordu. Şimdi söz konusu organizma insan olunca ve tüm doğal organizmalar alemi içinde kendisine amaçlar koyabilen tek organizma insan olduğuna göre, insanın amaçlılığı, amaçlar koyması “ne”yin altında kapsanacaktır? İnsanın amaçlarını mutluluk olarak, arzu ve isteklerin tatmini olarak gördüğümüzde, bir anlamda insanın amaç koymasını sadece niyetlilik üzerinden ve serbest seçim yetisi [Willkür], yani arzu ve isteklerin nedenselliği üzerinden, başka bir deyişle dışerklik (heteronomi) üzerinden görüyoruz demektir. Bu durumda, insanın amaçlılığı, onun mutluluk ve nedensellik bağlantısı göz önüne alındığında “ne”yin altında kapsanacaktır; arzu ve isteklerin hükmü altındaki bu tür bir “nedenselliğin” [Willkür] altında kapsanacağı, ona alt-güdümlü (sübordone) olacağı teleoloji nedir? Başka bir deyişle dışerklikten (heteronomi) özerkliğe (otonomi) geçiş nasıl mümkün olacaktır? Aslında Kant tam olarak bunu soruyor.  

Düşünme yetilerini bu şekilde ele aldığımızda, nedenselliğin üçünde de merkezi bir konumda bulunduğunu görüyoruz. Bu konuşma, birlik zeminin, mantıksal form itibariyle nedenselliğin üç kullanımı üzerinden anlaşılıp anlaşılamayacağını incelemektedir. Herhangi bir organizmanın kendi amacını kendinde taşıması, “doğal amacı”, insan söz konusu olduğunda koşulsuz olana sıçrama olanağıyla birleşebilmenin umudu olarak görülebilir mi? Kant, son dönem eserlerinin faklı kısımlarında “… Dünyada mümkün olan en yüksek iyiyi sonamacın yap!” ifadesini tekrar etmektedir (ör. Salt Aklın Sınırları Dahilinde Din, Önsöz). İstemenin evrenselleştirilebilmesinin ahlâkın zemininde olduğu gibi, bu ahlâki olanak insana özgü teleoloji olarak, “en yüksek iyi”nin, ahlâki bir dünyanın ortaya çıkarabilmesinin umudu olarak görülebilir mi?  Böylelikle, organizmaları anlamanın merkezi kavramı olan “doğal amaç”tan, insanın ahlâki dünyasının tesis edilmesi demek olan “en yüksek iyi” sonamacına yönelimin biçimsel zemini soruşturulmaktadır.   

Hakan Çörekçioğlu (Dokuz Eylül Üniversitesi)Kant’ın Mümkün Rıza Anlayışı Politik Açıdan Güncelliğini Koruyor mu?

Özet: Kant’ın sözleşme teorisinin ana bileşeni olan mümkün rıza, eleştirel felsefenin sistematik bütünlüğüne ve yine bu sistematik bütünlüğün bir parçası olan cumhuriyetçilik anlayışına kök salar. Ve politika felsefesi geleneğinde sivil durumun, yani sosyo-politik ve hukuksal düzenin meşruiyetinin kaynağı olarak kavramsallaştırılan fiili rıza  ve varsayımsal rıza karşısında üçüncü bir rıza anlayışı olarak karşımıza çıkar. Kant, fiili rıza anlayışına tartışmasız karşıdır. İlk bakışta mümkün rıza, varsayımsal rıza anlayışlarının bir örneği olarak görülse de, aslında o aklın düzenleyici bir idesi olarak kategorik imperatifin zemininde şekillenir. Buna göre Kant, mümkün rıza anlayışıyla yurttaşın herkesin onayına talip ve genel adalet ilkesine uygun  yasa ve uygulamalara rıza gösterebileceğini ve göstermesi gerektiğini; uygun bir rızanın ancak bu şekilde gerçekleşeceğini düşünür. Böylece mümkün rıza, politik ve hukuksal düzeni cumhuriyetçi bir forma dönüştürme yani karşılıklı otonomi, özgürlük ve eşitliği ortak iyi olarak tesis etme işlevini yüklenir ve aynı zamanda böyle bir ortak iyinin meşruiyetinin kaynağı haline gelir. Bu bildirinin amacı Kant’ın mümkün rıza anlayışının, politika felsefesindeki diğer rıza anlayışlarından farkını ortaya koymak ve bu rıza anlayışını Kant’ın mülkiyet teorisinden hareketle yoksulluk sorunu üzerinden örneklendirip onun güncelliğini tartışmaktır.

Hüseyin Gazi Topdemir (Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi)Doğanın Mekaniği: Kant’ın Newton Yorumu

Özet: Bildiride aşağıdaki hususların nedensel olarak analiz edilmesi amaçlanmıştır. Öncelikle Newton’un doğa felsefesinin on sekizinci yüzyılın felsefi ortamını etkili şekilde kontrol altına aldığı ve Kant’ın doğa felsefesi üzerinde geniş kapsamlı etkisinin olduğu yaygın görüşü ele alınmış, böyle bir durumun gerçekleşmesine yol açan hususlar irdelenmiştir. Bunun için önce söz konusu etkinin en belirgin şekilde gözlemlendiği Doğa Bilimlerinin Metafizik Temelleri başlıklı çalışması üzerinde durulmuş, Kant’ın kitapta Newton fiziğinden etkilenerek kaleme aldığı konu başlıkları belirlenmiştir. Ardından Kant’ın Newton fiziğine neden yöneldiği sorusu sorulmuş ve dört başlık altında gerekçeler sıralanmıştır. Bu gerekçelerden birincisi Newton fiziğinin metafizik ve fizik alanlarının modern dünyanın kabul edebileceği şekilde yeni bir zeminde birbirine bağlanmasında dikkate değer bir imkân ve ufuk sunduğunu Kant’ın fark etmesi olarak ifade edilmiştir. İkincisi Newton’un filozof olmadığı halde dönemin felsefe iklimi üzerinde göz ardı edilemeyecek ölçüde etkisinin bulunması, bu şekilde felsefenin alanını sınırlandırması ve bunun yarattığı olumsuzluğu giderme kaygısı olarak belirlenmiştir. Üçüncü gerekçe olarak Newton’un mekanik felsefenin gelişiminin önünü kesmek üzere, onun yerine deneysel felsefeyi önermesinin yarattığı kaygıların giderilmesinin amaçlanmış olmasıdır. Dördüncü gerekçe ise o dönemde Leibniz ve Newton taraftarları arasında yoğun bir tartışmanın yaşanmasının yarattığı sıkıntıları Kant’ın çözmesi gerektiğine karar vermesi şeklinde belirlenmiştir. Her bir gerekçe detaylı olarak açıklandıktan sonra, Kant’ın Newton yorumu irdelenmiş ve bunun sonucunda Kant’ın geliştirdiği dinamik kuramının, metafiziğin ve doğa felsefesinin gelişiminde azımsanmayacak bir rol oynadığına, on sekizinci yüzyılın egemen dinamik kavrayışını temsil ettiğine ve on dokuzuncu yüzyıl fiziğine damgasını vuran alan kavramlaştırmasının da öncülüğünü yaptığına karar verilmiştir.

M. Efe Ateş (Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi) – Coğrafi Determinizm Tezi ve Immanuel Kant

Özet: Coğrafi determinizm ya da diğer adıyla çevre determinizmi, genel olarak, insanların
sahip olduğu karakter özelliklerinin, bulunduğu coğrafya ya da çevre tarafından
belirlendiği görüşünü içermektedir. Günümüz entelektüel atmosferinde, muhtemel
birkaç istisna dışında, kendisini coğrafi determinist olarak tanımlayan bir kimseye
rastlamak kolay değildir; çünkü söz konusu yaklaşımın çoğun ırkçılığı, emperyalizmi
ve kolonyalizmi gerekçelendirmek için kullanıldığı bilinmektedir. Her ne kadar
günümüzde bu görüşü benimseyen kimselerin sayıca az olduğu bilinse de geçmişte
birçok düşünürün coğrafi determinist olduğu ya da bir ölçüde bu görüşü benimsediği
ileri sürülmektedir. Örneğin ilgili literatürde Herodotos, Aristoteles, Montesquieu gibi
isimlerin yanı sıra Kant’ın da coğrafi determinist olduğu yönünde iddialar yer
almaktadır. Çeşitli disiplinlere mensup araştırmacılar, özellikle Fiziki Coğrafya adlı
eserinde, Kant’ın coğrafi determinist çizgide yer aldığını savunmakta ve kimi zaman
onu açıkça, kimi zaman ise zımni olarak eleştirmiştir. Bu eleştirilerde prima facie
haklılık payı olduğunu söylemek mümkün, nitekim Kant’ın yer yer coğrafya ile
karakter özelliklerini eşleştirdiği ifadeler bulunmaktadır. Diğer taraftan Fiziki
Coğrafya
’nın daha derinlemesine bir incelemesi, bu türden eleştirileri temelsiz
bırakmaktadır. Öyle ki Kant’ın bu eserinde coğrafi determinizmi destekleyecek hiçbir
ifade açık olarak belirtilmediği gibi, coğrafi determinizmin farklı versiyonlarını
destekleyecek hiçbir implikatif tabir de bulunmamaktadır.

Mehmet Elgin (Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi) – Ampirik Bilimin Kurucu Yasaları Kant’ın Görüşünün Aksine Analitik Olabilir mi? Evrimsel Biyolojideki Kurucu Yasalar

Özet: Kant matematiksel doğa biliminin kurucu yasalarının sentetik a priori olmak zorunda
olduğunu savunmuştur. Evrim teorisinde, Hardy–Weinberg Yasası ile Doğal Seçilim
Yasası’nın a priori olduğu konusunda genel bir uzlaşı vardır. Bu iki yasayı, evrimsel
biyolojinin kurucu ilkeleri olarak kabul etmek mümkündür. Ancak bu yasaların analitik
mi yoksa sentetik mi oldukları pek tartışılmamıştır. Bunun temel nedeni, Kant’tan sonraki
gelişmelerin birçok bilim felsefecisini a priori bir yargının aynı zamanda sentetik
olamayacağı düşüncesine yöneltmesidir. Peki, evrim teorisindeki bu yasalar gerçekten
analitik midir? Bu sorunun basit bir cevabı yoktur; çünkü “analitik olma” kavramının
birden fazla tanımı bulunmaktadır. Öte yandan, bu tanımlardan bazılarına göre, evrimsel
biyolojideki bu iki yasa gerçekten analitik sayılabilir.
Kant, Newton’un hareket yasalarının sentetik a priori olduğunu savunurken, çağdaş bilim
felsefecilerinin çoğu bu yasaları sentetik a posteriori olarak görmektedir. Buna karşılık,
evrim teorisindeki iki yasa için genel kanı, bunların a priori olduğudur. Çünkü bu
yasalar, koşullu önermeler biçiminde formüle edilmiştir ve ön bileşenleri, art bileşenlerini
mantıksal olarak gerektirir. Bu özellikleriyle Newton’un yasalarından mantıksal
bakımdan farklı bir yapıya sahiptirler. Bu durum, onların analitik a priori olarak
sınıflandırılabilmesinin temel nedenidir.
Evrim teorisinde sözünü ettiğimiz bu iki yasa, ampirik araştırmalara yön verir ve ampirik
bilgi üretimine etkin biçimde katkıda bulunur. Eğer gerçekten analitik a priori iseler, o
hâlde analitik a priori yasalar üzerine kurulu bir ampirik bilimin mümkün olduğu sonucu
ortaya çıkar. Kant da, birçok çağdaş bilim felsefecisi gibi, analitik a priori yargılar
üzerine temellenen bir ampirik bilimin mümkün olmadığını düşünüyordu. Öyle
görünüyor ki, evrim teorisi böyle bir bilimin nasıl mümkün olabileceğini göstermek için
güçlü bir çerçeve sunmaktadır. Konuşmamın son kısmında, bu yasaların ampirik bilgi
üretimine nasıl katkı sağladığını iki örnek üzerinden açıklayacağım.

Nebil Reyhani (Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi)Kant’ın Bilgi Öğretisi Açısından Epistemolojik ve Mantıksal Paradokslar

Özet: “Eldiven paradoksu”, “güvercin paradoksu”, “yüz Thaler paradoksu” gibi Kant’ta doğrudan
paradoks adı altında anılan örnekler bulunmasına rağmen bu konuyla ilgili asıl ilgi odağı
Kant’ın epistemolojik projesinin temelinde yatan antinomiler olacaktır. Mantıksal
paradokslar ile antinomiler arasındaki fark ikincilerin ancak transandantal yönteme dayalı
bir akıl eleştirisiyle çözülebilir olmalarıdır. Bunun dışında anlama yetisinin dört grupta
toplanan kategorileri de ilke olarak ilk iki kavramla ortaya çıkan paradoksal bir çatışmanın
üçüncü kavramla çözülmesi şeklinde yorumlanabilir. Ancak burada çözüm anlama
yetisinin kendisiyle geldiği için, yani ayrıca bir çözüm aramak gerekmediği için durum
antinomilerde olduğundan açık bir şekilde farklılık gösterir. Benzer bir durumun saf aklın
regülatif ideleri için de geçerli olduğu gösterilebilir. Üçüncü bir grup çatışma bir çözüm
gerektirmek şöyle dursun aslında sadece paradoksal görünen çözümlerdir. Kant’ın
toplumsal ilerlemenin motoru olarak gördüğü antagonizma böyle bir çözümdür. Bunun
yanında Yargıgücünün Eleştirisinde ortaya attığı “çıkarsız hoşlanma”, Fakültelerin
Kavgası
nda ortaya attığı “çıkarsız taraftarlık” fikirleri de bu türden çözümlerdir. Kant’ta
konuyla ilgili bu zenginliğe rağmen konuşmanın çerçevesini fizik, metafizik ve
epistemolojik paradokslar yanında mantıksal ve matematiksel paradokslar oluşturacak. Bu
ikinci gruptaki paradoksların konuşmanın konusu açısından önemi antinomilerde olduğu
gibi bu paradokslarda da aklın açık bir şekilde bir sınıra geldiğini görüyor olmamız. Bu
kapsamda Russel paradoksu ve Zermalo’nun çözüm önerisi yanında Cantor’un
matematikte başlattığı ve bu paradoksla sonuçlanan devrimin habercisi olan Galileo
paradoksu
nu, Hilbert Oteli paradoksunu ve fizik ile ilgili implikasyonlarının önemi
nedeniyle Banach-Tarski paradoksunu ele alacağım. Konuşmanın son bölümünü
oluşturacak olan epistemolojik paradokslar konusuna Platon’un Menon paradoksu ile
başlayacağım. Burada amacım Kant’ın sentetik a priori fikrinin aslında Menon
paradoksu
nun bir çözümü olarak anlaşılabileceğini göstermek olacak. Mantıkçılığın
(logicism) bu fikre itirazı bu bakımdan sentetik a priori kabulünün bizi epistemolojik bir
paradoksa götüreceği iddiası olarak anlaşılabilir. Bununla beraber ben konuşmamın
sonunda mantıkçılığın aksi yöndeki kabulünün bizi bu defa başka bir paradoksa
götürdüğünü gösterebileceğimi umuyorum. Antinomilerin çözümü Kant’ta açıkça Saf Aklın
Eleştirisi
nin en temel problemi olarak konumlanır. Sentetik a priori bilginin imkanı bu çözüm
için merkezi bir öneme sahiptir. Diğer yandan eğer sentetik a priori kendisi bir paradoksun çözümü ise bu çözümün antinomiler dışında kalan fizik, metafizik, matematik ve mantıksal
paradoksların çözümünde de temel bir rol oynayacağı iddia edilebilir. Konuşmama bu
yönde örneklerle son vereceğim.

Nil Avcı (On Dokuz Mayıs Üniversitesi) – Kant’ta Duyuüstü Kavramının Eleştirel Kökü ve Estetik Belirlenimi

Özet: Bu çalışma Kant’ın üçüncü Eleştiri’sinde merkezi konumda olan “duyuüstü dayanak”
(übersinnliche Substrat) kavramının eleştirel köküne dair kısa bir incelemedir. Duyuüstü
kavramının üç Eleştiri boyunca farklı isimlendirmeler altında geçirdiği dönüşümü ortaya
çıkarmayı amaçlamaktadır. Böyle bir incelemenin sebebi Kant’ın üçüncü Eleştiri’de yargının
refleksiyon gücüne yüklediği birlik verme ya da köprü kurma rolünün ancak bu kavramın
geçmiş Eleştiri’lerdeki izinin sürülerek açığa çıkarılabileceği düşüncesidir. Dolayısıyla beğeni
yargımızı temellendiren amaçsallık ilkesinin yalnızca duyuüstü kavramına atıfla, güzel ve
yüceyi içeren estetik olanın da yalnızca duyuüstü kavramının nesnesine sağladığı öznel
belirlenebilirlik imkanı sayesinde değer kazandığı iddia edilecektir. İddianın temel dayanağı
üçüncü Eleştiri’nin “Giriş” bölümüdür. Kant “Giriş”in ikinci bölümünde özgürlüğün son
amacı söz konusu olunca doğadaki yasallığın, özgürlüğün yasalarına göre ortaya çıkacak
amaçlara uygun olması gerektiğini ifade eder. Fakat yasallıkları bakımından doğa ve
özgürlük, doğa yasası ve ahlak yasası, zorunlu olarak birbirinden ayrılmıştır. Doğa ahlak
yasasına uymaz. Onları yeniden birleştirmek, duyulur olanların toplamı olarak doğanın
duyuüstü boyutu ile özgürlüğün pratik gerçeklik olarak kapsadığı duyuüstü arasında bir birlik
kurmayı gerektirir. “Giriş”in dokuzuncu bölümünde ise Kant, bunu birinci Eleştiri’de teorik
aklın bilinemez olarak işaretleyip bütünüyle belirsiz bıraktığı doğanın duyuüstü boyutunun
yargı yetisince belirlenebilir olduğunu göstererek yapacağını ilan eder. Kant’ın amacı
doğrultusunda ilkin duyuüstü, sınır-kavram olan numen kavramı altında ele alınacaktır.
Burada duyuüstü bütünüyle belirlenimden yoksun bir “şey”e, düşünülür varlığa işaret
etmektedir. Sonra duyuüstünün, aklın özgürlük idesinin nesnesi olarak, öznenin numenal
yanına tekabül ettiği ve ahlak yasasıyla pratik gerçeklik kazandığı açıklanacaktır. Son olarak
ise doğanın belirsiz kalan, ne teorik ne de pratik olarak gerçeklik kazandırılamayan numenal
yanının, “duyuüstünün birliğinin temeli” bağlamında, estetik deneyimde hissedilebilir bir
kendindelik olarak açığa çıktığı gösterilecektir.

Selda Salman (İstanbul Kültür Üniversitesi)Üçüncü Kritik‘te Sanatın Sorunlu Yeri

Özet: Yargıgücünün Eleştirisi’nde güzel sanatların yeri genellikle sorgulanmadan kabul edilir. Hatta Kant, güzel sanatları üçüncü Kritik’e dahil etmesi nedeniyle sanat felsefesi söz konusu olduğunda ayrı bir yere ve itibara sahiptir. Ancak üçüncü Kritik güzel sanatlarla ilgili pek çok tartışmayı bünyesinde barındırır. Paul Guyer’ın -pek çok ismin yanı sıra- işaret ettiği doğa ve güzel sanatlar arasındaki gerilimden, Henry Allison’un altını çizdiği sanatın seyircinin konumundan ele alınması ve Kant estetiğinin bir “yaratım estetiği” olmaktan ziyade bir “alımlama estetiği” olması, yine Allison’un sanatın estetik teorinin temel bir bileşeni değil parergonal bir yapıda olduğunu ileri sürmesi, John Zammito’nun sanatın asla yaratım sürecindeki sanatçının perspektifinden ele alınmaması ve sürekli bilimler ve zanaatla kıyas halinde değerlendirilmesine yönelik eleştirisi ya da genel olarak estetik ve ahlak arasındaki ilişki ve sanatların buradaki rolü gibi konular tartışılmaya açılmış olsa da güzel sanatlar incelemesinin Kritik açısından sorunlu olup olmadığı, temellendirilebilir olup olmadığı ve hatta gerekliliği özellikle Kant çalışan akademisyenler, düşünürler tarafından pek tartışılır görünmemektedir. Sanatların bir deha ürünü olarak tanımı ve konumuna ilişkin temel sorunlar ise Eva Schaper, Hannah Ginsborg gibi önemli yorumcularda olduğu gibi Kritik’le uzlaşarak çözülmeye çalışılır. Dolayısıyla Kant’ın problemli ve muğlak bir biçimde tarif ettiği güzel sanata yönelik bir eleştiri geliştirmek de oldukça zordur.

Bu sunumda tam da sanatın Yargıgücünün Eleştrisi’ndeki konumunu doğrudan tartışmaya açacak ve güzel sanatların Kant’ın sisteminde doğru konumlandırılıp konumlandırılmadığı, güzel -ya da yüce- duygusunun ortaya çıkma mekaniğinin sanatla olan ilgisinin nasıl kavranması gerektiğini sorgulayacağım. Bu sorgulama üçüncü Kritik’in beğeni yargılarının temel tezlerinin sınırlarını ilgilendiren soruları gündeme getirmenin yanı sıra sanatın Kant estetiğinde nasıl ele alınması gerektiğine dair önerilere de işaret edecek ve Kant’ın güzel sanatlar incelemesinin sorunlu yapısına dikkat çekecektir.

Şahabettin Yalçın (Aydın Adnan Menderes Üniversitesi)Yalçın Koç ve Kant’ın Zihin Anlayışlarının Karşılaştırılması

Özet: Bu bildiride Türk filozof Yalçın Koç ve Kant’ın zihne dair görüşlerinin bir karşılaştırması
yapılacaktır. Koç’un zihin, düşünce, dil ve mantığa dair görüşleri, Kant’ınki ile bazı
benzerlikler taşısa da aralarında önemli farklılıklar da bulunmaktadır. Koç’ta katmanlı
(arkitektonik) bir anlayışı mevcut iken Kant, sadece önermesel dili temel alır. Bilindiği üzere,
zihin, düşünce ve dil konusunda Batı felsefe tarihinde en ayrıntılı ve sistematik incelemeyi
Kant yapmıştır. Koç, önermesel dil söz konusu olduğunda genellikle Kant’ın tasvirine
dayanmakla birlikte Kant’ın transandantal felsefesinde bazı önemli eksikliklerin de
bulunduğunu belirtir. Bunların başında Kant’ın zaman ve uzama dair görüşü ile kategorilerin
birliğinin zemini yer almaktadır. Koç’a göre Kant’ın uzam ve zaman anlayışı, zemin
eksikliğiyle maluldür. Öte yandan, yine Koç’a göre Kant, kategorilerin birliğini de tesis
edememiştir. Koç, Kant’ın zihnin işleyişi ve dilin ve düşüncenin tasviri konusunda oldukça
titiz bir çalışma yürütmesine karşın, dilin kaynağı ve mesnedi konusunu eksik bırakmıştır. Dil
ve düşünce muallakta yer tutmayacağına göre bir dayanağının olması gerekir ki Koç’a göre
bu dayanak ve mesned, psukhe’dir. Koç’a göre zihin, psukhe’nin farklı kuvvetlerinin
koordineli işleyişinden ibarettir. Yukarıda da belirtildiği üzere, bu bildiride Yalçın Koç ve
Kant’ın zihin, düşünce, dil ve mantık konusundaki görüşleri karşılaştırılacaktır.

Şilan Kesler (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) – Dünyayla İlişkimizin Niteliği Üzerine: Kant Etiğinde Yabancılaşma ve Toplumsallık

Özet: Yabancılaşma kavramı, Hegelci ve Marksist gelenekte merkezi yere sahiptir. Kant, bu kavramı
doğrudan kullanmamış olsa da normatif temellere dayanan etik ve politik düşüncesi,
yabancılaşma kavramını tartışmak için güçlü bir felsefi zemin sunar. Bu amaçla, çalışmanın
hedefi, yabancılaşma kavramını Kant felsefesi çerçevesinde yeniden düşünmektir. Böylelikle,
Kant etiğinde, yabancılaşma kavramını dahil eden bir analizin, Kant etiği ve politika felsefesi
bakımından toplumsallık kavramını ele almada imkan tanıyıp tanımadığını ve böylesi bir
analizin neleri beraberinde getirebileceği değerlendirilecektir. İlkin, ahlaki bir yasa koyucu
olarak insan varlığının rolü ve dünyayla kurduğu ilişkinin niteliği analiz edilecektir. Kant’a
göre insan, kendi aklının koyduğu yasaya uyar. Kendi koyduğu yasayla hareket eder; deneysel
eğilimlerin ve çıkarların belirlemediği, özgür ve sorumlu bir varlık haline gelir. Dolayısıyla
Kant açısından yabancılaşma, normatif bir otorite oluşun ortadan kalkması anlamına gelecektir.
Bu bakımdan, yabancılaşmanın bir otoritenin yokluğu olduğu saptanabilir. İkinci olarak,
yabancılaşma, insan onuru ve amaçlar krallığı kavramlarıyla, bireyler arası bir düzlemde
tartışılacaktır. Yabancılaşma kavramının Kant etiğindeki yerini tartışmaya açan Rainer Forst’un
yaklaşımı analize dahil edilebilir. Forst’a göre, Kant etiği açısından, başkalarını veya kendini
araç olarak görmek, “noumenal yabancılaşma” biçimlerine yol açar. Kant için bu durum, kişinin
kendini bir amaç olarak görmemesiyle bağlantılıdır. Yabancılaşmamanın koşulu ise, kendine
ve başkalarına rasyonel varlıklar olarak saygı duymak, özerk bir ahlaki özne olmaktır. Üçüncü
olarak, Kant’ın cumhuriyetçi siyaset anlayışında yabancılaşma ele alınabilir. Aydınlanma,
bireylerin kamusal aklını özgürce kullanabildiği, herkesin yasa koyucu olduğu bir düzeni
gerektirir. Gerçek özgürlük, kamusal alanda kolektif yasa koyuculukla mümkündür. Sonuç
itibariyle, Kant etiğinde ve politik düşüncesinde yabancılaşma, ahlaki ve politik özerkliğin
yitimidir. Bunun aşılması, bireyin kendi yaşamında ve kamusal düzlemde, aklın yasasına göre
özgürce eyleyebilmesiyle mümkündür. Böylece Kant, yabancılaşmayı aşmanın yolunu, özerk,
kamusal aklın yönlendirdiği cumhuriyetçi etik-toplum tasarısında bulur. Yabancılaşma
kavramını dahil etmeyen bir teori, normativitenin insan yaşamında otonom olma deneyiminin
temel özelliklerini anlamlandırmada başarısız olma riskini taşır, yabancılaşma kavramı
normativite kavramıyla ilişkisinde tartışılmalıdır.