Kant’s Call for Enlightenment: Being more than a Machine

1 January 2024 / Comments Off on Kant’s Call for Enlightenment: Being more than a Machine

English Blog

Author: Elif Çırakman

*This article is written in Turkish.

Kant’ın “Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt” (1784) başlıklı yazısı Berlinische Monatsschrift dergisinde J.F. Zöllner’in tartışmaya açtığı aydınlanma meselesine yaklaşımını sergiler. Yazı kısa ve özlü bir metindir; bu bakımdan tıpkı bir yol işareti gibi hem okuyucularını uyaran hem de yön tayin eden bir niteliktedir. Aydınlanmanın hedefi öncelikle insanı kendi aklını kullanma özgürlüğü bakımdan aydınlatmaktır. Geniş bir planda baktığımızda aydınlanma (Aufklärung) ile kastedilenin dünyada yönümüzü kendi aklımızı doğru kullanarak tayin etmemize imkân tanıyan ufkun açık kılınması (Klärung) olduğunu söyleyebiliriz. Özünde Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” sorusuna yaklaşımının ayırt edici özelliği bir öğreti sunmaktan ziyade okuyucuya bir pusula sunmasıdır. Bu yazıda Kant’ın pusulasının yön tayin edici unsurlarını açık kılmaya çalışacağım. Burada ele alacağım unsurlar, insanın özgürlüğü zemininde her çağa tayin edilen belirlenime/göreve (Bestimmung) ve amaca (Zweck) dair olacak. Burada Kant’ın aydınlanma meselesine ilişkin sorunlu hususları veya kendi dönemine özgü tarihsel ve siyasi detayları bir kenara bırakarak, kendi çağının da ötesine uzanan bir çağrı olarak ele alacağım. Bu açıdan aydınlanmayı aklın özgürlüğünün pusulası olarak yorumlayacağım.

Kant kendi döneminde ortaya çıkan aydınlanma meselesine dair yaklaşımlardan farklı olarak, aydınlanmayı bilgi bağlamına yerleştirmez; bir başka deyişle mesele, toplumun geneline hâkim olan batıl inanç (Aberglaube), fanatiklik (Schwärmerei) ve ön yargılar (Vorurteil) yerine geçecek doğru bilgi veya öğreti temelinde kurulmaz.[1] Kant aydınlanma meselesine, doğru bilgiyi seçkinci bir tarzda toplum geneline yayacak stratejik hamlelerin tesis edilmesi temelinde değil, insanın bağımsız düşünme kudretini açık kılan ve karartan koşulların kritiği temelinde yaklaşır. “Aydınlanma Nedir?” yazısında yer yer duyulan ve metnin sonunda açıkça işaret edilen esas mesele ise “makineden fazla bir şey olan insanın” insanlığından kaynaklanan onurudur.[2] İnsanlık onuru, akıl sahibi bir varlık olan insanın kendinde bir amaç olması bakımından koşulsuz değerini imler. Aydınlanmanın esas hedefi de insanın insanlığını bir makineden fazlası kılan özgür düşünme ve eyleme imkânının, pratik aklın kendine koyduğu ve herkes için geçerli olabilen buyrukların ufkunda şekillenmesi ve serpilmesidir. Kant aydınlanma çağrısı ile sadece kendini bir makine dişlisi kılmış, hatta bunu neredeyse ikinci bir doğa gibi benimsemiş insana değil, aynı zamanda her ne pahasına olursa olsun makinenin işlemesini gözeten yöneticilere de seslenmektedir.[3] Ayrıca söz konusu çağrı sadece Kant’ın içinde bulunduğu çağa değil, geleceğe de uzanır. Bu bakımdan aydınlanma insanın özgürlüğünün dünyaya “çıkışını” (Ausgang) ifade eder. İnsanın aklını her yönüyle çekinmeden kamuya açık bir şekilde kullanma özgürlüğü, aydınlanmanın hem şimdiye hem de geleceğe tayin ettiği yön bildiren ilkedir; bu ise aklın dünyaya açıklığında, kamusal kullanımı ile aleniyet (Öffentlichkeit) kazanma ve kendini gerçekleştirme yoludur.[4] Bu nedenle Kant’ın aydınlanma çağrısı aklın tahakkümünü değil, aklın kamusal kullanımı ile kendini her bakımdan aleni kılmasını ve eleştirmesini gerektirir.

Şimdi yukarıda kısaca ifade ettiğim ana plana biraz daha yakından bakalım. Öncelikle Kant için aydınlanma bir süreç işidir. Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” yazısı ilkin bir durum tespiti ile başlar: “aydınlanma, insanın kendi suçu (Selbstverschuldet) ile düşmüş olduğu bir ‘ergin olmama’ (Unmündigkeit) durumundan çıkışıdır (Ausgang).”[5] Kant için “aydınlanma” ne tarihin akışını radikal bir değişime uğratacak devrimci bir girişim, ne de tarihsel olarak sonuçlanmış bir durumdur. Kant yazısında aydınlanmış bir çağda değil de aydınlanma çağında olduğumuzu öne sürerken, sadece kendi çağını bağlayan bir belirlenime değil, aynı zamanda gelecek çağlara da uzanan bir göreve işaret etmektedir.[6] Zira Kant hiçbir çağın gelecek çağları da bağlayacak şekilde aydınlanma sürecini imkânsız kılacak bir nihai öğreti veya anlaşma ile kendini bağlayamayacağını; insan türünün aydınlanma sürecini tamamen sona erdirecek bir öğreti üzerinde anlaşmanın boş ve hatta “insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım” olacağını savunur.[7] Bu temelde metnin sonunda da doğanın kendi sert kabuğu içinde ihtimamla yetiştirdiği tohumun – eş deyişle özgür düşünme belirlenimi ve görevinin, bir halkın karakterinde ve hatta siyasal yönetimlerin ilkelerinde gerçekleşebilmesinin bir süreç işi olduğunu öne sürer.[8]

Kant’ın “ergin olmamayı” insanın kendi suçu ile düştüğü bir durum olarak tespit etmesi ise ilkin şaşırtıcıdır. Kant insanlık durumuna dair bu tespitten yola çıkarak soruyu belirli bir bağlam içine yerleştirmektedir. Kant “ergin olmama” ile “aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen” insanlara işaret eder.[9] Kararlılık gösterememek tembellik, yürekli olmamak ise korkaklık anlamına gelir. İnsan kendi korkaklığı, rahatı veya tembelliği nedeniyle içine düştüğü “ergin olmama” durumundan sorumludur. Bu sorumluluğu nedeniyle kendine bir borcu, vazifesi vardır. Bu noktada “ergin olmama” durumu ile insanın kendi başına düşünme ve eyleme kudretini başkasının himayesine teslim ederek bir araç kılması, yani kendini bir makine dişlisinden ibaret kılmasını anlıyorum. Ergin olmayan insan kendine vasi atamış; kendi adına yargı vermeye ve söz söylemeye muktedir gördüğü bir makama kendini tabi kılmıştır; yani bir başkasının himayesi ve idaresi altına girmiştir. Ergin olmama halinden sorumlu olmamız, hangi makamı kendimize vasi atadığımız veya bir otorite olarak gördüğümüzden çok, fail ve sorumlu özne konumundan sanki kendi rızamızla sıyrılabileceğimizi sanmamızdır. Kant söz konusu durumun kaynağında korkaklık ve tembellik veya bir tür konfor alanına çekilme arzusu olduğunu ifade etse de biz bir noktaya daha işaret edebiliriz. Kendi başına düşünmeyen, aklını başkasına emanet eden, yargıda bulunamayan, kendi adına konuşmayan ve sadece itaat eden kişi aynı zamanda teslim olduğu fikir, kural, kişi veya kurumla arasındaki eleştirel mesafeyi yitirmiştir. Yaşamımızı ilgilendiren en temel sorunları düşünme ve bu konuda hüküm verme özgürlüğünü bir vasiye teslim etmemiz; idaresine teslim olduğumuz vasinin yönergeleri olmadan bir adım bile atamaz oluşumuz; dolayısıyla eleştirel mesafeyi yok sayışımız fail olmak yerine tabi olmayı, otonom bir kişi olmak yerine makinanın dişlisi olmaya “rıza göstermemiz” anlamına gelir. Kanımca burada insanın kendi payına düşen nokta, doğanın ona bahşettiği özgür düşünme imkânını kendi ödevi olarak yüklenmemesi ve bu meşakkatli işi başkalarına havale etmesidir. İnsanın kendi payına düşen “suçu” esasında parçası olduğu doğanın mekanizmasına özgü eğilimlerden sıyrılma azmi göstererek kendi özgür düşünme ve eyleme imkânını yüklenmemesidir. Bu durumda da onun adına düşünen ve seçim yapan hep başkaları olacaktır.[10] Elbette insanların doğanın mekanizmasından bağımsızlaşarak kendi özgürlüğünü ve ahlaki kişiliğini yüklenebilmesinin şartlarının da olgunlaşması gerekir. Kant insanın “ergin olmama” durumundan çıkış koşullarının sadece özgür düşünme kudretiyle değil, onun gelişmesine imkân tanıyacak eğitim, kültür, toplum ve siyaset düzeyinde atılması gereken adımlarla –örneğin, ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması ve hiçbir suretle kamusal alanda sınırlanmamasıyla – şekillendiğini düşünmektedir.[11]

Aydınlanmayı insanın kendi aklını kullanma yürekliliği ve kararlılığı göstererek amaçlarını ve yönünü tayin edebileceği bir dünya ufkunun açılması olarak düşünebiliriz. Söz konusu dünya ufkunun açıklığı için Kant’ın tabiriyle aklın “kamusallığının” özgürlüğü gereklidir. Kant insanın toplumsal ve siyasal hayatını yürüten mekanik işleyişin bir parçası olma zorunluluğunu, yani çeşitli yönetmelikler ve kurallar çerçevesinde oluşmuş görevleri ve hizmetleri itaat ederek yürütme zarureti ile evrensel bir toplumun üyesi olarak bağımsız düşünmek, düşüncesini dünyaya açmak, yani kamu ile paylaşmak, böylelikle de parçası olduğu sistemi eleştirmek sorumluluğu arasındaki gerilimi, aklın “özel” ve “kamusal” kullanımına dair yaptığı ayrımla çözmeye girişmiştir.[12] Kant bu ayrımı yaparak aydınlanmanın toplumsal huzur ve düzene bir tehdit teşkil etmekten ziyade toplumsal yaşamı düzenleyen kurum ve yasaları eleştirerek geliştireceğini düşünür. Bu bakımdan aydınlanma aklın eleştiri gücünü ve özgürlüğünü kamusal alana taşıyarak kendini sınamasını ve dolayısıyla aklın içinde kendi gelişimini tanıyacağı tarihsel sahnenin açılmasını ifade eder. Bu minvalde aydınlanma ile zaman, mekân ve öznellik de farklı bir yapıya bürünür. Aklın özgür kamusal kullanımı ile zaman bir olaylar silsilesinin düzeninin biçimi olmaktan çıkıp tarihi bir anlam ve değer kazanır; mekân bir arada bulunma düzeninin biçimi olmaktan çıkıp birlikte düşünme ve eylemenin kamusal alanına dönüşür; özne, sadece “düşünüyorum”un evrensel biçimi olmaktan çıkıp, her birimizin kendini ve başkasını konumlandırabileceği “dünya yurttaşlığı” statüsü kazanır. Aydınlanma çağı belirli bir çağı değil, her bir kişinin yükümlülüğünde olan, kendine ve herkese borçlu olduğu belirlenim veya vazifeye (Bestimmung) özgü zaman ve mekânı açık kılan (Klärung) dünya ufkunu imler.

Aklın kamusal kullanımının genelde amaçlarımızı belirlemedeki nihai referansı olarak ise “makineden fazla bir şey” olan insanın insanlığından kaynaklanan onuru düşünülmelidir.[13] Zira insanın başka tüm amaçlarını ve onlara uygun araçları sistemli bir düzene sokma yolu ancak koşulsuz bir amacın düşünebilmesi ile mümkündür.[14] Kendine yasa koyabilme kudretini ifade eden ahlaki otonomi, insanın tüm dünyayla bağlanmış varlığında bir makineden fazla bir şey olan insanlığını amaç edinmesinin yegâne zeminidir. Dolayısıyla tüm bilimsel, dini ve siyasi otoritelerin insanın amaçlarına yönelik faaliyetlerinde söz konusu koşulsuz ahlaki zemini referans almadıkları sürece hakikati, iyiyi ve doğruyu hakkıyla gözetmeleri de söz konusu olamaz.[15] Sanırım meselenin kökü insanın doğaya kayıtlı ve koşullu varlığını, insanı sadece bir makine kılmadan ve doğal mekanizmalara indirgemeden anlamakta yatıyor. Bu da insanın insanlığına dair soruyu elzem kılıyor. Kant sorunun yanıtını kendini dünya içi durumlardan bağımsız ve böylelikle de koşullarla bağlanmamış kılabilen, kendine yasa koyarak eylemlerini belirleyebilen, aklın planını kendi yazgısı kılan, ahlaki özne konumunu ve sorumluluğunu üstlenebilen kişi olma imkanında, yani ahlaki bir teleolojinin zemininde arıyor. Böylelikle de ahlakiliği dünyaya aşkın referanslardan veya dünya içi durumlardan türetmek yerine, dünya içi durumları ahlaki amaçlılık zemininden gerçekleştirebilmenin o zorlu ve dar yoluna işaret ediyor.

İnsanın kendinde ve kendisi için “son amaç” (Endzweck) olması, insan olmanın koşulsuz değerini ifade eder. Bu noktayı Kant “koşulsuz buyruk” olarak ortaya koyar: “Amaçların öznesi, yani akıl sahibi varlığın kendisi hiçbir zaman yalnız araç olarak değil, tersine bütün araçların kullanılmasında en üstün ve sınırlayıcı koşul olarak, yani aynı zamanda daima amaç olarak eylemlerinin bütün maksimlerinin, temeline konmalıdır” (s.280). Sonuç olarak insanların doğal eğilim ve gereksinimlerini karşılamak ve düzenlemek adına ürettikleri araçlara veya mekanizmalara kendilerini sorgusuz sualsiz veya tamamen teslim etmeleri; eş deyişle siyaseti ve ekonomiyi salt pragmatik buyrukların belirleyiciliğine, hukuku ise yasalar, yönetmeliklerle saptanmış belirlenimlere indirgemeleri, özgürlüğe layık olmalarının önündeki en büyük engeldir. İnsanı ilgilendiren en önemli konularda hakikatin mihenk taşının akıl olması, Kant’ın akla atfettiği ayrıcalıktır. Aklın söz konusu ayrıcalığının reddedilmesi, yani aklını serbestçe ve açık bir şekilde kamu önünde kullanımı önünde duracak her engel, insanın özgürlüğe layık olan yönünü de karanlıkta bırakacaktır. Nihayetinde Kant’ın deyişiyle “Kendi kendine düşünme hakikatin üstün mihenk taşını kendinde (yani kendi aklında) arama anlamına gelir.”[16] Bunun yolunu gösterecek pusula ise aklın eleştirel ve kamusal kullanımının özerkliğinde, yani aydınlanmanın çağrısında saklıdır.

Kaynakça:

Agnes Heller. “Kant’ın Politik Felsefesinde Özgürlük ve Mutluluk”, Kant Felsefesinin Politik Evreni içinde, derleyen Hakan Çörekcioğlu, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2010.

Immanuel Kant. ““Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt” (1784), Seçilmiş Yazılar içinde, çev. Nejat Bozkurt, Bursa: Sentez Yayınları, 2020 (6. Basım).

Immanuel Kant. “Ahlak Metafiziğini Temellendirme” (1786), Seçilmiş Yazılar içinde, çeviren Nejat Bozkurt, Bursa: Sentez Yayınları, 2020 (6. Baskı).

Immanuel Kant.  “Kişinin Düşünerek Yönünü Tayin Etmesi Ne Anlama Gelir?”, Düşüncenin Çağrısı içinde, derleyen ve çeviren Ahmet Aydoğan, İstanbul: Say Yayınları, 2022 (8. Baskı).

Saniye Vatansever. “Kant’ın Aydınlanma Anlayışı: Tarihi Arka Planı ve Aydınlanmada Eğitimin Rolü”, Kaygı, 21 (2), 2022.


[1] Söz konusu yaklaşım farklılığına ilişkin bkz. Saniye Vatansever. (2022), 838-880. Saniye Vatansever’e göre Kant, Platoncu aydınlanma anlayışından ziyade Stoacı bir aydınlanma anlayışına yakındır (s. 847). Aydınlanmanın esası teorik bilgimiz veya hakikate erişmek temelinde değil, toplumsal düzeyde aklın doğru kullanılması ekseninde kurulmaktadır (s. 848).

[2] Immanuel Kant. “Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt (1784). Seçilmiş Yazılar. s. 321.

[3] Age, s. 312-313.

[4] Age s. 313.

[5] Age s. 312.

[6] Age s. 318.

[7] Age s. 316.

[8] Age, s. 320.

[9] Age, s. 311.

[10] Bu hususu Agnes Heller’in şu sözleriyle açıklığa kavuşturalım: “Özgür olmadan mutluluğu seçtiğiniz an, aslında seçimi sizin adınıza başkası yapmış demektir… Eğer bir halk mutluluğu seçerse, vasilik aşamasına yeniden geri döner; çünkü seçimi onun adına başkası yapmış olur”. Burada özgürlük ve mutluluk arasında sahici bir seçimin söz konusu olmadığını ifade edelim. Kant açısından mutluluk özgür bir seçimin konusu olmaktan ziyade doğal bir eğilimdir ve doğal ihtiyaçların tatminine ilişkindir. Bkz. Agnes Heller. 2010, s. 179-180.

[11] Kant, “Kişinin Düşünerek Yönünü Tayin Etmesi Ne Anlama Gelir?” (1786) başlıklı yazısında “düşüncelerimizi kendilerine ilettiğimiz, kendi düşüncelerini de bize ileten başkalarıyla birlikteymiş gibi düşünmeseydik ne kadar düşünür ve ne ölçüde düşünürdük!” der. İfade özgürlüğünün gelişmediği, sekteye uğradığı bir yerde düşünce özgürlüğünün gelişebileceğini sanmanın manasızlığını vurgular. Bkz. Kant.  “Kişinin Düşünerek Yönünü Tayin Etmesi Ne Anlama Gelir?”, Düşüncenin Çağrısı içinde, s.99.

[12] Kant aklın “özel” kullanımı (Privatgebrauch) ile kişinin “kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesini” anlamaktadır. Bir yurttaşın vergi yükümlülüğü, askerin emirlere ilişkin sorumluluğu veya bir papazın öğretilere ve cemaatine ilişkin yükümlülükleri, kısacası belirli bir hizmet veya görevin pozitif hukuk çerçevesinde belirlenmiş gereklerine göre, yani o özel alana göre görülmesi aklın özel kullanımıdır ve söz konusu özel alanda tartışmaya açık değildir. Aklın özel kullanımında kişiler dışarıdan yüklenen bir göreve itaat ile bağlıdırlar. Aklın kamusal kullanımında (öffetliche Gebrauch) ise kişiler (ki bunlar söz konusu hizmetleri veya görevleri icra edenler de olabilir) kendi özgür düşünme ve eleştirme vazifesini o özel alanda değil, kamuya açık bir alanda, yani herkesin erişebileceği bir alanda kamusal bir sorumluluk üstlenerek gerçekleştirirler. Kendi bilgi, fikir ve eleştirilerini kamuoyuna sunarak, dünyaya seslenirler. Aklın kamusal kullanımı, aklın özel kullanımı dahilinde geçerli olan herhangi bir kuralın, uygulamanın, prosedürün, yönergenin, yasanın, sorunun – örneğin, vergi rejimindeki eşitsizliğin – kamuya açık bir şekilde, serbest ve açık bir şekilde herkes tarafından eleştirilebilmesini ifade eder. Kant aklın kamuoyu önünde ve hizmetinde kullanılmasının hiçbir suretle sınırlandırılmaması gerektiğini öne sürer. Bkz. Kant, “Aydınlanma Nedir?” Sorusuna Yanıt (1784), s. 314-316.

[13] Age s. 321.

[14] Kant, Ahlak Metafiziğini Temellendirme (1786). Seçilmiş Yazılar içinde, s. 273.

[15] Aklın özel ve stratejik kullanımı kendi içinde değerli olan bir amacı yok saydığı her durum, insanı araçların amaçlarla, niyetlerin sonuçlarıyla örtüşmediği tekerrürler silsilesinin mekanik işleyişine mahkûm eder. Bu şekliyle tarihi insan türünün gelişiminin sahnesi olarak görmek de pek mümkün olamaz. Dolayısıyla Kant’ın aydınlanma ve tarihte ilerleme fikirleri ile ahlaki teleolojisi birbirinden ayrı düşünülemez.

[16] Kant, “Kişinin Düşünerek Yönünü Tayin Etmesi Ne Anlama Gelir?”, s.102, dipnot 40.